Şartlar biçimleri değiştirir
muhatap masası / Hezarfen Çelebi
Defterimin son sayfasına gelmiştim.
İlk gün peşine düştüğüm şey, dedemle babaannemin düğününden geriye neden tek kare bile kalmadığıydı.
Şimdi ise o çekilememiş fotoğraf bana bambaşka şeyler anlatıyordu.
Fotoğrafın olmaması, o günün yaşanmadığı anlamına gelmiyordu.
O düğünü gösteren bir kare yoktu.
Ama anlatılan insanlar vardı.
Günlerce süren hazırlıklar…
Kurulan sofralar…
Çalınan davul…
Köy meydanını dolduran kalabalık…
Kimin nereden geldiğini, kimin hangi işe yardım ettiğini, hangi türkünün kaç kez çalındığını hatırlayanlar…
O düğün bir albümün içinde yaşamıyordu.
İnsanların hafızasında dolaşmaya devam ediyordu.
Belki bazı anlar fotoğraflarla saklanıyordu.
Bazılarıysa anlatıldıkça yeniden kuruluyordu.
Annemle babamın albümünü bir kez daha açtım.
Annemin evlilik cüzdanını sağ eliyle havaya kaldırdığı fotoğrafı buldum.
Yüzündeki gülümseme…
Babamın yanındaki rahatlamış bakışı…
Çocukken bana yalnızca mutlu görünen o kare, artık başka bir anlam taşıyordu.
O gün onlar için yapılamamış bir düğünün eksikliği yoktu.
Gerçekleştirilmiş bir ortak hayatın sevinci vardı.
Annemin havaya kaldırdığı şey yalnızca evlilik cüzdanı değildi.
İmkânların yetmediği bir zamanda, yine de kurulabilmiş bir hayatın başlangıcıydı.
Belki küçük bir nikâhtı.
Ama onlar için küçültülmüş bir mutluluk değildi.
Fotoğrafın değeri, ne kadar gösterişli olduğunda saklı değildi.
O ana yüklenen anlamdaydı.

Dedemle babaannemin çekilememiş düğün fotoğrafı da…
Annemin evlilik cüzdanını sağ eliyle havaya kaldırdığı o kare de…
Kendi şartları içinde değerliydi.
Biri hiç çekilmemişti ama hâlâ anlatılıyordu.
Diğeri çekilmişti ama anlamını yıllar sonra da göstermeye devam ediyordu.
İşte o anda fotoğrafla ilgili ilk düşüncem yeniden değişti.
Bir fotoğrafın değeri yalnızca gösterdiği şeyde değildi.
Bazen çevresinde bıraktığı boşlukta…
Bazen kareye girmeyen insanlarda…
Bazen çekilmeden önce yaşananlarda…
Bazen de fotoğraf çekildikten sonra başlayan hayatta saklıydı.
Fotoğraf bir anı durdurabiliyordu.
Ama o anın anlamını tek başına belirleyemiyordu.
Aynı kareye yıllar sonra başka bir gözle baktığımızda, başka bir hayat görebiliyorduk.
Defterimi önümde açtım.
İlk günlerden beri yazdığım cümlelere yeniden baktım.
Kırk gün kırk gece…
Yedi gün…
Üç gün üç gece…
Bir gün…
İki saatlik salon düğünü…
Yarım saatlik nikâh…
Biçimler değişmişti.
Süreler kısalmıştı.
Mekânlar…
Hazırlıklar…
Fotoğraflar…
Hediyeler…
İnsanların birbirinden beklentileri…
Hepsi başka bir hâl almıştı.
Fakat artık bu değişime yalnızca kayıp olarak bakamıyordum.
Geçmişteki her şey güzel değildi.
Bugünkü her şey de eksik değildi.
Günlerce süren bir düğün, içinde bulunan herkes için mutluluk anlamına gelmeyebilirdi.
Yarım saatlik bir nikâh da değersiz veya aceleye getirilmiş bir başlangıç olmak zorunda değildi.
Bir biçimin büyüklüğü, insanın içindeki anlamın büyüklüğünü göstermiyordu.
Bazen kalabalık bir düğünün içinde iki insan kendi sesini duyamayabilirdi.
Bazen küçük bir nikâhta, hayatlarının en sahici kararını verebilirlerdi.
Bazen gelenek insanları birbirine yaklaştırıyordu.
Bazen de onların nasıl yaşamaları gerektiğini onlar adına belirliyordu.
Bazen hediye, yeni kurulacak bir hayata destek oluyordu.
Bazen görünmez bir hesaba dönüşüyordu.
Bazen aile, iki insanın yanında duruyordu.
Bazen kendi hayalini onların hayatına yerleştiriyordu.
Demek ki asıl mesele, bir ritüelin eski veya yeni olması değildi.
Büyük veya küçük olması da…
Asıl mesele, insanın o ritüelin içinde kendisine ait bir yer bulup bulamadığıydı.
Kendi kararını verebiliyor muydu?
Kendi sevincini yaşayabiliyor muydu?
Kendi imkânlarıyla barışabiliyor muydu?
Yoksa başkalarının beklentilerini yerine getirirken, kendi istediği hayatı ertelemek zorunda mı kalıyordu?
İlk bölümde defterime yazdığım soruyu hatırladım:
Bugün yaptığımız seçimlerin ne kadarı gerçekten bize ait?
Artık bu soruya tek bir cevap veremeyeceğimi biliyordum.
Çünkü hiçbir karar bütünüyle yalnız alınmıyordu.
İnsan ailesinden etkileniyordu.
Yaşadığı şehirden…
Ekonomiden…
Çalışma düzeninden…
İçinde büyüdüğü geleneklerden…
Sevdiği insandan…
Çevresinin kendisinden beklediklerinden…
Bütün bunlar kararın çevresinde duruyordu.
Ama yine de insanın küçük bir alanı kalıyordu.
O şartların içinde kendisine ait bir anlam kurabileceği bir alan…
Belki özgürlük, hiçbir etkiden bağımsız olmak değildi.
İçinde bulunduğumuz şartları fark ederek, onların arasında kendi sesimizi duyabilmekti.
Koridorda yürürken Mahir Abi’yle karşılaştım.
Elimdeki deftere baktı.
“Bitirdin mi?” diye sordu.
“Galiba,” dedim.
Bir süre yan yana yürüdük.
Sonra ona ilk gün sorduğum soruyu hatırlattım.
“Bir insanı anlatmaya nereden başlanır, demiştim.”
“Hatırlıyorum.”
“Sen de fotoğrafın içinde olmayanı merak etmemi söylemiştin.”
Başını hafifçe salladı.
“Ne oldu?”
“Önce tek bir karenin çok şey anlatabileceğini düşündüm.”
“Sonra tek kareye sığmayan şeyleri gördüm.”
“Daha sonra hiç çekilmemiş bir karenin de yıllarca anlatılabildiğini fark ettim.”
Mahir Abi sessizce dinliyordu.
“Dedemle babaannemin olmayan düğün fotoğrafı, bana bir dönemin şartlarını anlattı.”
“Annemin evlilik cüzdanını sağ eliyle havaya kaldırdığı fotoğraf ise başka bir dönemin umudunu…”
“İkisi birbirine hiç benzemiyordu.”
“Ama ikisi de insanların kendi şartları içinde o ana verdikleri anlamla değer kazanıyordu.”
Mahir Abi bir süre sustu.
Sonra şöyle dedi:
“Şartlar biçimleri değiştirir.”
Birkaç adım daha yürüdük.
“Ama bir biçimin insan için ne anlama geleceğini, yalnızca şartlar belirlemez.”
Yüzüne baktım.
“İnsan mı belirler?”
“Her zaman bütünüyle değil.”
“Peki ne yapar?”
“Önüne gelen biçimin içine kendisinden bir şey bırakmaya çalışır.”
Bir süre bu cümleyi düşündüm.
“Ya bırakamazsa?”
“İşte o zaman sorması gerekir.”
“Neyi?”
Mahir Abi gülümsedi.
“Başka türlü de olabilir mi?”
Koridorun ortasında durdum.
Serinin başından beri aradığım soru, ilk kez kendi adıyla karşıma çıkmıştı.
Başka türlü…
Daha büyük demek değildi.
Daha küçük de…
Daha modern…
Daha geleneksel…
Daha pahalı…
Daha sade…
Bunların hiçbiri tek başına başka türlü olmak anlamına gelmiyordu.
Başka türlü olmak, insanın kendisine hazır olarak verilen biçimi sorgulayabilmesiydi.
“Ben gerçekten bunu istiyor muyum?” diye sorabilmesiydi.
Gerekirse geleneği sürdürmesi…
Gerekirse yeni bir biçim bulması…
Gerekirse yalnızca küçük bir ayrıntıyı değiştirmesi…
Ama sonunda yaşadığı ana kendisinden bir anlam bırakabilmesiydi.
Odama döndüm.
Defterimi yeniden açtım.
Son sayfaya şu cümleyi yazdım:
Şartlar biçimleri değiştirir. İnsan ise o biçimlerin içinde kendisine ait bir anlam kurmaya çalışır.
Altına bir cümle daha ekledim:
Asıl mesele ritüelin nasıl yapıldığı değil; insanın o ritüelin içinde kendi sesine ne kadar yer bulabildiğidir.
Kalemi bırakmak üzereydim.
Fakat bir eksiklik hissettim.
Çünkü bu cümleler hâlâ yalnızca düğünleri anlatıyor gibi görünüyordu.
Oysa artık biliyordum:
Mesele yalnızca düğün değildi.
Evlilikti.
Aile olmaktı.
Anne olmak…
Baba olmak…
Çalışmak…
Kazanmak…
Başarmak…
Sevinmek…
Kutlamak…
İnsan, hayatının birçok anını kendisinden önce hazırlanmış biçimlerin içinde yaşıyordu.
Kimi zaman o biçimler ona yol gösteriyordu.
Kimi zaman da nefes alacağı alanı daraltıyordu.
Belki bu yüzden hayatın her önemli eşiğinde aynı soruya ihtiyacımız vardı:
Böyle olması gerektiğini kim söyledi?
Ardından ikinci soruya:
Ben bunun içinde kendime ait ne bırakabilirim?
Ve gerektiğinde sonuncusuna:
Başka türlü de olabilir mi?
Defterimi kapattım.
Hepsi buydu.
Belki de değildi.
Çünkü bazı sorular bir anlatı bittiğinde kapanmıyordu.
İnsan kendi hayatına döndüğünde yeni başlıyordu.
BİTTİ
Yanlış olduğunu düşündüğünüz bir bilgi ya da eklenmesi gerektiğine inandığınız bir ayrıntı varsa bizimle paylaşabilirsiniz: muhatapmerkez@gmail.com
muhatap, anlatılarını doğrulanabilir bilgi ve ortak katkıyla geliştirmeyi önemser.