Kırk Gün Kırk Gece
Bir gelenek gerçekten neden değişir?
muhatap masası / Hezarfen Çelebi
Dün gece albümleri kapattığımda aklımda tek bir soru vardı.
Aslında soru değil…
Bir eksiklikti.
Annemle babamın nikâhından onlarca fotoğraf vardı.
Annem, evlilik cüzdanını havaya kaldırıyor…
Babam yanında gülümsüyor…
Şahitler…
Akrabalar…
Çiçekler…
Hepsi oradaydı.
Yarım saatlik bir nikâh, yıllar sonra bile ayrıntılarıyla karşımızda duruyordu.
Sonra baba tarafının albümünü açtık.
Babaannemle dedemin düğünü köyde yapılmıştı.
Üç gün sürmüş.
Ama geriye tek kare bile kalmamıştı.
İnsan ister istemez duruyordu.
Üç gün süren bir düğünden nasıl olur da hiçbir fotoğraf kalmazdı?
Daha ilginci, anne tarafının albümünü açınca ortaya çıktı.
Onların düğünü şehirde yapılmıştı.
Bir gün sürmüş.
Evin bahçesinde devam edip salonda sonlanmıştı.
Fakat albüm fotoğraflarla doluydu.

Gelin…
Damat…
Komşular…
Çocuklar…
Kurulan sofralar…
Bir köşede sohbet eden yaşlılar…
Kameraya bakıp gülen gençler…
Sanki o gün bitmemiş, albümün içinde yaşamaya devam ediyordu.
Albümü kapatırken babama döndüm.
“Hiç garip gelmiyor mu?”
Babam önce albümlere baktı.
Sonra bana.
“Doğrusu, ben de bunu hiç düşünmemiştim.”
İlk defa ikimiz de aynı sorunun karşısında duruyorduk.
Merakım büyüdü.
Bu kez daha eski fotoğrafların bulunduğu kutuyu çıkardık.
Babam, kutunun içini karıştırırken:
“Belki bunda vardır,” dedi.
En altta tek bir fotoğraf bulduk.
Siyah beyazdı.
Kalabalık bir insan topluluğu kameraya bakıyordu.
Davulcu vardı.
Zurnacı vardı.
Çocuklar…
Kadınlar…
Erkekler…
Fakat ilk bakışta hangisinin gelin, hangisinin damat olduğunu anlamak mümkün değildi.

İkisi de günlük kıyafetleriyle insanların arasında duruyordu.
Ne gelinlik vardı.
Ne damatlık.
Babam fotoğrafa uzun süre baktı.
“Bu düğün yedi gün sürmüş.”
Yedi gün…
Ve geriye yalnızca tek kare kalmıştı.
Masanın üzerine üç aile albümünü yan yana koydum.
Bir tarafta:
Yedi gün süren düğün.
Tek fotoğraf.
Diğer tarafta:
Üç gün süren düğün.
Hiç fotoğraf yok.
Bir başka albümde:
Bir günlük düğün.
Onlarca neşeli fotoğraf.

En sonunda:
Yarım saatlik nikâh.
Neredeyse her anı kaydedilmiş.
O anda içimden şu cümle geçti:
Galiba ben fotoğrafları değil, zamanın insan hayatında neyi değiştirdiğini inceliyordum.
Babam sessizliği bozdu.
“Neden böyle olmuş olabilir?”
İlk kez soruyu bana o sormuştu.
Defterimi açtım.
Ama cevap yazmadım.
İhtimalleri sıraladım:
Fotoğrafçı mı yoktu?
Vardı da köye gelmek zor muydu?
Fotoğraf çektirmek pahalı mıydı?
Film sayısı mı sınırlıydı?
İnsanlar fotoğrafı gerekli görmüyor muydu?
Yoksa düğünü kaydetmekten çok, birlikte yaşamaya mı önem veriyorlardı?
Bir süre ikimiz de sustuk.
Çünkü bunların hiçbirini kesin olarak bilmiyorduk.
Fotoğrafın yokluğunu, tek bir nedenle açıklamak kolaydı.
Ama doğru olmayabilirdi.
Köyün uzaklığı…
Ailenin ekonomik durumu…
Fotoğrafçıya ulaşma imkânı…
O dönemin alışkanlıkları…
Düğünün nasıl hatırlanmak istendiği…
Belki bunların hepsi aynı anda etkili olmuştu.
Sonra başka bir şey dikkatimi çekti.
Düğünlerin süresi kısalırken fotoğrafların sayısı artıyordu.
Yedi gün…
Üç gün…
Bir gün…
Yarım saatlik nikâh…
Yaşanan zaman azalmıştı.
Kaydedilen anlar ise çoğalmıştı.
Eskiden bir düğün günlerce sürüyor fakat geriye birkaç hatıra kalıyordu.
Şimdi birkaç saat süren bir tören, yüzlerce fotoğraf ve görüntüyle kaydedilebiliyordu.
Peki hangisi daha çok hatıra bırakıyordu?
Uzun süre yaşanan ama az kaydedilen düğün mü?
Yoksa kısa süren fakat her anı görüntülenen tören mi?
Cevabını bilmiyordum.
Belki de bir hatıranın gücü, kaç fotoğrafla kaydedildiğiyle ölçülmüyordu.
Yedi gün süren düğünü yaşayan insanlar, tek kareye bakmadan da her ayrıntıyı hatırlıyor olabilirdi.
Yarım saatlik nikâhta bulunanlar ise yıllar sonra bazı anları yalnızca fotoğraflardan öğrenebilirdi.
Not defterime yeni bir soru yazdım:
İnsan, hatırlamak için mi fotoğraf çeker; yoksa fotoğraf çektikçe kendi hafızasına daha az mı ihtiyaç duyar?
Fakat asıl merak ettiğim hâlâ düğünlerin neden kısaldığıydı.
Kimse bana:
“Keşke yeniden yedi gün düğün yapsak,” demiyordu.
Kimse:
“Üç gün üç gece süren düğünler geri gelsin,” diye özlem duymuyordu.
En azından konuştuğum insanlar böyle söylemiyordu.
Sanki herkes, hayatın değişen düzenine sessizce uyum sağlamıştı.
İnsanların birbirine ayırabildiği zaman azalmıştı.
Köylerden şehirlere göç edilmişti.
Çalışma hayatı farklılaşmıştı.
İzin günleri sınırlanmıştı.
Düğün masrafları artmıştı.
Aileler birbirinden uzak şehirlere dağılmıştı.
İnsanlar günlerce süren bir hazırlığın içinde kalmak yerine, birkaç saate sığan törenleri tercih etmeye başlamıştı.
Fakat burada dikkatli olmak gerekiyordu.
Bunlar henüz cevap değildi.
Yalnızca ihtimallerdi.
Bir gelenek tek bir günde değişmezdi.
Bir kişi çıkıp:
“Bugünden sonra düğünler kısa sürecek,” dememişti.
Hayatın şartları değişmiş…
İnsanların tercihleri de yavaş yavaş o şartların içinde yeniden biçimlenmişti.
Belki bazıları uzun düğünleri gerçekten istemiyordu.
Bazıları ise istese de yapamıyordu.
Bazıları için kısa tören özgürlük anlamına geliyordu.
Bazıları içinse yalnızca ekonomik bir zorunluluktu.
Dışarıdan bakıldığında hepsi aynı görünüyordu:
Kısa bir düğün.
Fakat o kısalığın içinde birbirinden bambaşka nedenler bulunabilirdi.
O anda ilk bölümde defterime yazdığım soruyu yeniden hatırladım:
Bugün yaptığımız seçimlerin ne kadarı gerçekten bize ait?
Belki de gelenekler yalnızca insanlar artık onları sevmediği için değişmiyordu.
Bazen onları sürdürecek zaman kalmıyordu.
Bazen para yetmiyordu.
Bazen şehir hayatı izin vermiyordu.
Bazen insanlar geçmişten farklı bir hayat kurmak istiyordu.
Bazen de yeni düzene alışmak, eski düzeni savunmaktan daha kolay geliyordu.
İnsan çoğu zaman hayatındaki değişimi büyük bir karar vererek yaşamıyordu.
Yeni bir çalışma düzenine…
Yeni bir şehre…
Yeni masraflara…
Yeni beklentilere…
Yavaş yavaş uyum sağlıyordu.
Sonra bir gün geriye dönüp baktığında, yıllardır sürdürülen bir geleneğin çoktan başka bir biçime dönüştüğünü fark ediyordu.
Defterimin altına şu cümleyi yazdım:
Belki hayat önce fikirlerimizi değil, imkânlarımızı değiştiriyordu. Fikirlerimiz ise bir süre sonra yeni imkânların peşinden geliyordu.
Fakat bu da tek başına yeterli değildi.
Çünkü bazı insanlar imkânları olduğu hâlde küçük bir nikâh tercih ediyordu.
Bazıları borçlanmayı göze alıp büyük düğün yapıyordu.
Demek ki mesele yalnızca ekonomi değildi.
Aile vardı.
Çevre vardı.
Gösterme isteği…
Hatırlanma arzusu…
Birlikte kutlama ihtiyacı…
Başkalarının beklentileri…
Ve insanın kendi hayatı hakkında söylemek istediği söz vardı.
Albümdeki tek fotoğrafa yeniden baktım.
Yedi gün süren bir düğün, tek kareye sığmıştı.
Annemle babamın yarım saatlik nikâhı ise onlarca kareye yayılmıştı.
Ama ikisinin de içinde aynı soru saklanıyor olabilirdi:
İki insan, birlikte kuracakları hayatın başlangıcını nasıl yaşamak ister?
Belki düğünün biçimi değişiyordu.
Belki süresi…
Mekânı…
Kıyafetleri…
Fotoğrafları…
Ama insanların bir başlangıcı anlamlı kılma ihtiyacı ortadan kalkmıyordu.
Kutunun kapağını kapatırken yeni sorum hazırdı:
Bir gelenek değiştiğinde, gerçekten ortadan mı kalkar; yoksa başka bir biçimde yaşamaya mı devam eder?
Sanırım bir sonraki adımda bunu araştırmam gerekecekti.
Devam edecek… Başka türlü de olabilir mi? / Bölüm 3
Yanlış olduğunu düşündüğünüz bir bilgi ya da eklenmesi gerektiğine inandığınız bir ayrıntı varsa bizimle paylaşabilirsiniz: muhatapmerkez@gmail.com
muhatap, anlatılarını doğrulanabilir bilgi ve ortak katkıyla geliştirmeyi önemser.