Kimsenin anlatmadığı hikayeler
… ve Anlatılmadığı Hikâyeler Vardır
Bazen bir insanı görünür kılmak, yaptığı işe biraz daha uzun bakmakla başlar
muhatap masası / Rana Işık
O sabah Hezarfen’le birlikte bir konfeksiyon atölyesine gidiyorduk.
Elimizde Mahir Abi’nin verdiği tek bir adres vardı.
Altında da:
Saat 08.00 — İlk vardiya
yazıyordu.
Başka açıklama yoktu.
Arabaya bindiğimizden beri Hezarfen kâğıdı üçüncü kez okuyordu.
“Başka bir şey yazmadığına emin misin?”
“Kâğıt sende.”
“Belki arkası vardır.”
Çevirdi.
Boştu.
“Yokmuş.”
“Şaşırdım.”
Bana baktı.
“Mahir Abi böyle mi çalışıyor?”
“Ben senden yaklaşık bir saat önce tanıştım.”
“Doğru.”
Kâğıdı tekrar cebine koydu.
“Ben birkaç gündür tanıyorum. Durum daha vahim.”
Gülmemek için camdan dışarı baktım.
Hezarfen Çelebi’yle ilk saha yolculuğum böyle başladı.
Bir gün önce Mahir Abi bana:
Seçme. Bak.
demişti.
Hezarfen’e ne söylediğini sordum.
“Konuş.”
“Başka?”
“Yok.”
“Sen konuşacaksın, ben bakacağım yani.”
“İş bölümü.”
Biraz düşündü.
“Seninki daha kolay.”
Bunun ne kadar yanlış olduğunu ikimiz de birkaç saat sonra anlayacaktık.
Atölyenin kapısından girer girmez makinelerin sesi üzerimize geldi.
Dikiş makinelerinin düzenli vuruşları…
Kumaşların masaların üzerinde kayarken çıkardığı ses…
Makaslar…
Birbirine seslenen insanlar…
Dar koridorlarda hızla gidip gelen çalışanlar…
Ben birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Hezarfen kalmadı.
Doğrudan atölye sorumlusunun yanına yürüdü.
“Günaydın. Muhatap’tan geliyoruz. Buradaki en ilginç insan kim?”
Adam ona baktı.
Ben Hezarfen’e baktım.
Hezarfen de ikimize baktı.
“Biraz kötü sordum galiba.”
Atölye sorumlusu güldü.
“Nasıl birini arıyorsunuz?”
Hezarfen bana döndü.
“Nasıl birini arıyoruz?”
“Bilmiyoruz.”
Adam bu kez ikimize birden baktı.
Hezarfen hemen toparlamaya çalıştı.
“Biz zaten onu bulmaya geldik.”
Bunun meseleyi düzeltip düzeltmediğinden emin değilim.
Ama adam gülerek:
“Buyurun, bakın,” dedi.
Hezarfen kulağıma eğildi.
“Mahir Abi’nin yöntemi işe yarıyor.”
“Hangisi?”
“Hiçbir şey bilmeden gelme yöntemi.”
İlk kez o an neden ona Çaylak dediklerini gerçekten anlamaya başladım.
Ben makinemi çantadan çıkardım.
Ama kaldırmadım.
Atölyenin kenarında durup baktım.
İlk birkaç dakika insanları değil, makineleri görüyordum.
Üretim hattını…
Kumaşları…
Masaları…
Hazırlanmış parçaları…
Her şey hareket hâlindeydi.
Sonra yavaş yavaş makinelerin arkasındaki insanlar görünmeye başladı.
Bir kadın kumaşı iki eliyle düzeltiyor, dikiş çizgisini dikkatle takip ediyordu.
Yanında oturan başka bir kadın ara sıra ona bir şey söylüyor, ikisi kısa kısa gülümsüyordu.
Biraz ileride genç bir adam kesilmiş parçaları sayıyordu.
Başka biri biten ürünlerdeki ipleri temizliyordu.
Hezarfen çoktan bir çalışanla konuşmaya başlamıştı.
“Nedir bunun adı?”
“Overlok.”
“Ben de biliyordum da teyit etmek istedim.”
Adam güldü.
“Bilmiyordunuz.”
“Doğru.”
Defterine yazdı:
OVERLOK
Sonra bana baktı.
“Gazetecilik güven meselesidir.”
“Sen daha ilk beş dakikada itiraf ettin.”
“İşte güven oluştu.”
Bu adamı sevmeye başlayıp başlamadığımdan henüz emin değildim.
Ama yanında sıkılmayacağım kesindi.
Bir süre sonra iki kadın dikkatimi çekti.
Makinelerin başındaydılar.
Biri diğerinden biraz daha yaşlıydı.
Konuşmuyorlardı.
İkisi de önündeki işe aynı sakin dikkatle eğiliyordu.
Makinemi kaldırdım.
Tam o sırada biri başını kaldırdı.
Objektifime baktı.
Ne gülümsedi.
Ne yüzünü çevirdi.
Sadece baktı.
Deklanşöre bastım.

Diğer tarafdaki kadın da farkında olmadan aynı pozu veriyordu.
Deklanşöre bir kez daha bastım.
İki insanın çalışırken yakalanmış mahcup bakışı değildi bu.
Sanki:
“Evet, buradayız.”
diyorlardı.
Deklanşöre bastım.
Bir kare.
Sonra bir tane daha.
Hezarfen yanıma geldi.
“Niye onları çektin?”
Mahir Abi’nin bana bir gün önce sorduğu soruydu.
“Bilmiyorum.”
“Çok öğretici bir ekip olduk.”
Fotoğrafa ekrandan baktı.
Birden ciddileşti.
“Güzel.”
“Güzel oldukları için çekmedim.”
“Fotoğraf güzel dedim.”
Sonra biraz daha baktı.
“İkisi de kameraya bakıyor.”
“Evet.”
“Rahatsız olmamışlar.”
“Hayır.”
“Poz da vermemişler.”
Başımı salladım.
Hezarfen fotoğrafa biraz daha yaklaştı.

“Vakurlar.”
Bu kelimeyi ondan beklemiyordum.
Yüzüne baktım.
“Bazen ben de kelime biliyorum.”
Güldüm.
O kareyi daha sonra uzun süre düşündüm.
İki kadın dikiş makinelerinin başındaydı.
Ellerinin altında yarım kalmış kumaşlar vardı.
Arkalarında atölye hayatı sürüyordu.
Ama objektife baktıkları o birkaç saniye boyunca yaptıkları işin içinde kaybolmamışlardı.
İki işçi değillerdi.
İki insandılar.
Atölye sorumlusu yanımıza geldi.
“Kiminle görüşmek istersiniz?”
Hezarfen bu kez bana baktı.
Ağzını açtı.
Sonra kapattı.
“Bir şey demeyeceğim.”
“Gelişme var.”
“Çok hızlı öğreniyorum.”
Ben biraz ileride, cam kenarında çalışan bir kadını gösterdim.
“Onunla konuşabilir miyiz?”
Kadının başını çok az kaldırdığını fark etmiştim.
Önüne gelen parçayı alıyor, kenarlarını birleştiriyor, makinenin altından geçiriyor, sonra yanındaki sepete bırakıyordu.
Aynı hareket.
Tekrar tekrar.
Ama her seferinde küçük bir dikkat vardı.
Kumaş kaydığında duruyor, düzeltiyor, ipliği kontrol ediyor, yeniden başlıyordu.
Yanına yaklaştık.
“Kolay gelsin,” dedim.
Başını kaldırdı.
“Sağ olun.”
Hezarfen defterini açtı.
“Ne zamandır burada çalışıyorsunuz?”
“On iki yıl.”
Hezarfen hemen yazdı.
Ben kadına baktım.
On iki yıl.
Bizim için iki kelimeydi.
Onun için binlerce sabah.
Servisler.
Kışlar.
Yazlar.
Mesailer.
Hastalıklar.
Evden çıkışlar.
Eve dönüşler.
Hezarfen bir sonraki soruyu sormak üzereydi.
Elimi hafifçe koluna dokundurdum.
Durdu.
Galiba Mahir’in “biraz bekle” huyu bana da geçmeye başlamıştı.
Kadına sordum:
“Yaptığınız şey ürünün neresi olacak?”
Elindeki parçayı kaldırdı.
“Kol.”
“Sonra?”
“Yan tarafta gövdeyle birleşiyor.”
“Kimin giyeceğini düşünüyor musunuz?”
Kadın ilk kez gülümsedi.
“Onu nereden bileyim?”
Sonra kumaşı yeniden eline aldı.
“Ama düzgün olsun isterim.”
Hezarfen’in kalemi durdu.
Ben de fotoğraf makinemi kaldırmadım.
Cümle birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Kimin giyeceğini bilmiyorum. Ama düzgün olsun isterim.
Hezarfen bana baktı.
Ben ona.
Bu defa şaka yapmadı.
Mola başladığında bütün makineler neredeyse aynı anda sustu.
Atölye bir anda başka bir yere dönüştü.
Az önce yalnızca çalışan insanlar şimdi telefonlarına bakıyor, çay içiyor, birbirleriyle konuşuyordu.
Bir kadın oğlunun sınavından söz ediyordu.
Başka biri annesinin hastane randevusunu soruyordu.
Gençlerden biri açık öğretimde okuduğunu anlattı.
Hezarfen biraz önce konuştuğumuz kadının yanına oturdu.
“On iki yıldır burada çalışıyorsunuz.”
“Evet.”
“Hiç sıkılmadınız mı?”
Kadın kahkaha attı.
“Sen bir yerde on iki yıl çalış da sonra sor.”
Hezarfen hiç bozulmadı.
“Ben bir yerde on iki ay durabilirsem tekrar gelip sorarım.”
Masanın etrafındakiler güldü.
Kadın da.
Ben de.
Hezarfen’in başka bir tarafını o zaman fark ettim.
Sorduğu bazı sorular acemiceydi.
Ama kendisini ciddiye almadığı için insanlar onun yanında rahatlıyordu.
Belki Çaylaklığının bir avantajı da buydu.
İnsanlar onun karşısında sınava giriyormuş gibi hissetmiyordu.
Kadın çayından bir yudum aldı.
Sonra bana döndü.
“Ne yazacaksınız?”
“Henüz bilmiyoruz.”
Hezarfen araya girdi.
“Bu konuda tamamen profesyoneliz.”
Kadın yeniden güldü.
“Bizim burada yazılacak ne var?”
İşte o anda gülüşme bitti.
Bu soru çok sıradan söylenmişti.
Ama insanın içine ağır oturuyordu.
Bizim burada yazılacak ne var?
Hezarfen bana baktı.
Bu kez cevabı bana bıraktı.
“On iki yıldır burada çalışmak nasıl bir şey?” diye sordum.
Kadın omuzlarını kaldırdı.
“İş işte.”
Biraz sustu.
“Çocuklar okudu.”
“Biri üniversiteyi bitirdi.”
“Diğeri devam ediyor.”
Yüzü değişti.
Az önce makinenin başında gördüğüm kadın hâlâ oradaydı.
Ama şimdi başka biri daha görünüyordu.
Bir anne.
On iki yıllık çalışma artık yalnızca binlerce dikilmiş kol değildi.
İki çocuğun eğitimine uzanan yıllardı.
Hezarfen defterine bir şey yazdı.
Sonra bana gösterdi:
On iki yıl = iki çocuk.
Başımı iki yana salladım.
“Bu biraz fazla Çaylakça.”
Üzerini çizdi.
Altına yeniden yazdı:
On iki yıllık emek, iki çocuğun geleceğine değmiş.
“Şimdi?”
“Biraz büyüdün.”
“Yarım gün içinde iyi ilerliyorum.”
Mola bitti.
Kadın makinesinin başına döndü.
Biraz sonra makineler yeniden çalışmaya başladı.
Her şey sabahki hâline dönmüş gibiydi.
Ama benim için dönmemişti.
Aynı masalar vardı.
Aynı makineler.
Aynı insanlar.
Fakat gördüğüm şey değişmişti.
Bir konfeksiyon işçisi görmüştüm.
Sonra bir anne.
Sonra tanımadığı birinin giyeceği kıyafeti düzgün dikmek isteyen bir insan.
Sonra emeği iki çocuğun hayatına ulaşan biri.
Bir insan birkaç dakika içerisinde çoğalmıştı.
Ona “konfeksiyon işçisi” dediğimde yanlış söylemiş olmayacaktım.
Ama doğru olanın yalnızca küçük bir kısmını söylemiş olacaktım.
Çıkmadan önce makinelerin başındaki iki kadının yanına yeniden gittim.
“Fotoğrafınızı gösterebilir miyim?”
Ekranı çevirdim.
İkisi fotoğrafa baktı.
Yaşça büyük olan:
“Ciddi çıkmışız,” dedi.
Diğeri:
“Biz zaten ciddiyiz,” diye cevap verdi.
İkisi de güldü.
“Yayınlanabilir mi?” diye sordum.
“Yayınla kızım.”
Hezarfen arkamdan:
“Ben olsam kapak yapardım,” dedi.
Kadınlardan biri ona baktı.
“Sen karışma.”
Hezarfen başını salladı.
“Benim kurum içindeki ağırlığım ilk günden belli oldu.”
Atölyeden kahkahalar arasında çıktık.
Kapının yanında paketlenmiş ürünler vardı.
Bir süre sonra başka şehirlere gideceklerdi.
Mağazalara…
Raflara…
Evlerin içine…
Hiç tanımadığımız insanların hayatlarına…
Belki o sabah konuştuğumuz kadının diktiği kolu yüzlerce kilometre uzakta biri giyecekti.
Onun kim olduğunu asla bilmeyecekti.
Hezarfen paketlere baktı.
“Garip değil mi?”
“Nesi?”
“Bunlar gidiyor.”
“Evet.”
“Onları yapanlar burada kalıyor.”
Bu kez not alan bendim.
Arabaya doğru yürürken Mahir’in cümlesi aklıma geldi:
Hikâye arama. İnsana git.
Sabah bunu tam anlamamıştım.
Şimdi biraz daha yakındım.
Çünkü bir insan görünmediği için hikâyesiz değildi.
Bazen yaptığı iş hayatımızın içine giriyor;
kendisi dışarıda kalıyordu.
Araca bindik.
Hezarfen emniyet kemerini taktı.
“Ne öğrendik?”
“Sen söyle.”
Düşündü.
“Overlok makinesini bilmiyormuşum.”
Güldüm.
“Başka?”
Bir süre camdan dışarı baktı.
Bu kez cevabı ciddi geldi.
“İnsanlara mesleklerini sorunca kim olduklarını öğrendiğimizi sanıyoruz.”
“Evet.”
“Ama galiba yalnızca ne yaptıklarını öğreniyoruz.”
İlk kez ona uzun uzun baktım.
Çaylak hâlâ oradaydı.
Ama galiba Mahir Abi haklıydı.
Bazen tecrübenin göremediğini, merak henüz kaybolmadığı için Çaylak görebiliyordu.
Çantamda iki kadının objektife doğrudan baktığı fotoğraf vardı.
Defterimizde bir cümle:
Kimin giyeceğini bilmiyorum. Ama düzgün olsun isterim.
Ve ikimizin de yanında, sabah giderken sahip olmadığımız bir şey:
tanıklık.
O gün henüz “Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir” cümlesini doğruladığımızı düşünmüyordum.
Ama ona biraz daha yaklaşmıştık.
Üstelik bunun için kimseyi kahramanlaştırmamıştık.
Kimsenin hayatına olmayan bir anlam eklememiştik.
Sadece biraz daha uzun durmuş;
biraz daha dikkatli bakmış;
ve insanlar konuştuğunda biraz daha dikkatli dinlemiştik.
Belki görünürlük tam da buradan başlıyordu.
Devam edecek…. Her İnsan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir / Bölüm 5
Bu anlatıda kullanılan bazı görseller yapay zekâ desteğiyle üretilmiştir.
Yanlış olduğunu düşündüğünüz bir bilgi ya da eklenmesi gerektiğine inandığınız bir ayrıntı varsa bizimle paylaşabilirsiniz: muhatapmerkez@gmail.com
muhatap, anlatılarını doğrulanabilir bilgi ve ortak katkıyla geliştirmeyi önemser.