Her hikâye bir tanışmayla başlar
muhatap masası / Mahir Mazhar
Ben Mahir Mazhar.
Kırk yıla yaklaşan meslek hayatım boyunca sayısız toplantıya girdim.
Binlerce metin okudum.
Yüzlerce insan tanıdım.
Bazılarının adını unuttum.
Bazılarının söylediği tek bir cümleyi hâlâ hatırlarım.
Meslek insana garip şeyler öğretiyor.
Yıllar geçtikçe daha çok şey bildiğini sanıyorsun.
Sonra bir gün karşına hiç tanımadığın biri çıkıyor ve kurduğu iki cümle, bildiğini sandığın şeylerin yarısını yeniden düşünmene yetiyor.
Belki de bu yüzden hayatım boyunca cevaplardan çok soruların peşinden yürüdüm.
Sorular insanı diri tutuyor.
Cevaplar ise bazen insanı gereğinden erken yaşlandırıyor.
muhatap kurulurken bana bir oda verdiler.
Küçük ama güzel bir oda.
Kapısına da ismimi yazdılar:
Mahir Mazhar
Doğrusu ilk gördüğümde biraz utandım.
Ben hiçbir zaman kapısında adı yazan odaların insanı olmadım.
Daha çok masaların insanıydım.
İnsanların birbirini duyabildiği, bir düşüncenin başka bir düşünceye değebildiği masaların…
Fakat kısa süre sonra anladım ki bana verilen şey yalnızca bir oda değildi.
Patron ilk konuşmamızda meseleyi açıkça koydu.
“Her toplantıya girmeni istemiyoruz Mahir Abi.”
Gülümsedim.
“İyi başladık,” dedim.
O da güldü.
“Gerçekten ihtiyaç duyduğumuzda orada olmanı istiyoruz.”
Sonra biraz ciddileşti.
“Bir de senden bir şey kurmanı istiyoruz.”
“Ne kuracağız?”
“Muhatap Masası.”
İsmini daha önce konuşmuştuk.
Ama o gün ilk kez bir görev olarak önümde duruyordu.
Muhatap’ın en değerli düşünce alanlarından biri olmasını istiyorlardı.
İnsanların, fikirlerin, sorunların, kurumların, bazen de kimsenin henüz adını koyamadığı meselelerin gelip oturabileceği bir masa.
Patron devam etti:
“Kur. İnsanlarını seç. Yönet. Gerektiğinde bizi de çağır.”
İtiraf edeyim, son cümleyi sevdim.
Çünkü bana bir makam değil, sorumluluk veriliyordu.
Arasında ciddi fark vardır.
Makam insanı bazen bulunduğu yere bağlar.
Sorumluluk ise ayağa kaldırır.
Ben de ayağa kalktım.
İlk iş odamın kapısını açık bıraktım.
Sonra masaya kimlerin oturması gerektiğini düşünmeye başladım.
İlk gelen Hezarfen Çelebi oldu.
Biz ona çoğu zaman Çaylak diyoruz.
İsminin hakkını verecek kadar meraklı, lakabının hakkını verecek kadar da henüz yolun başında.
Bazen bir yere gönderiyorum, sormaması gereken şeyi soruyor.
Bazen sorması gereken şeyi unutuyor.
Bazen de kırk yıldır bu işi yapan birinin aklına gelmeyecek şeyi görüyor.
İşte o yüzden masada.
Çünkü tecrübenin insana kazandırdıkları kadar, zamanla elinden aldığı bazı şeyler de vardır.
Hayret etmek mesela.
Çaylak bize onu hatırlatıyor.
Sonra Kamil Terkip geldi.
OSB’lere, fabrikalara, üretime, işletmelere baktığımızda yalnız rakam görmeyecek birine ihtiyacımız vardı.
Üretimin nasıl kurulduğunu, insanların nasıl bir araya geldiğini, bir fabrikanın yalnız makinelerden ibaret olmadığını anlayacak birine.
Kamil’in işi biraz da parçaları bir araya getirmek.
Belki soyadı bu yüzden ona bu kadar yakışıyor.
Terkip.
Ama hâlâ bir şey eksikti.
Biz çok konuşuyor, çok yazıyor, çok soru soruyorduk.
Bize bakmayı bilen biri lazımdı.
Gerçekten bakmayı.
İşte Rana Işık o gün bu nedenle odamdaydı.
Genç bir foto muhabiri.
Karşımda oturmuş, portfolyosunu masanın üzerine bırakmıştı.
Ben ise fotoğraflardan çok ona bakıyordum.
Bir süre sonra dayanamadı.
“Fotoğraflara bakmayacak mısınız?”
“Baktım.”
Şaşırdı.
Dosyayı henüz yarısına kadar çevirmiştim.
“Bu kadar mı?”
“Fotoğraf çekebildiğini görüyorum.”
Bir an sustu.
“Peki neye bakıyorsunuz?”
“Senin neyi gördüğüne.”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
Güzel.
İlk küçük sınavı geçmişti.
Merak etmişti.
Önündeki fotoğraflardan birini çevirdim.
Yaşlı bir adam, küçük bir dükkânın önünde oturuyordu.
“Bu adamı neden çektin?”
“Yüzü ilgimi çekti.”
“Başka?”
Biraz düşündü.
“Dükkân kapanıyordu.”
“Fotoğrafta görünmüyor.”
“Bilerek.”
İşte o anda dosyayı kapattım.
Rana yüzüme baktı.
“Olmadı mı?”
“Tam tersine.”
Sandalyemde biraz geriye yaslandım.
“Fotoğrafta dükkânın kapanmasını göstermeden, kapanan bir dükkânın sahibini göstermeyi tercih etmişsin.”
Başını salladı.
“Çünkü dükkân ertesi gün de fotoğraflanabilirdi. Ama adamın o günkü yüzü bir daha olmayacaktı.”
Bir süre konuşmadım.
Kırk yılın insana öğrettiği küçük şeylerden biri de budur.
Bazen cevap geldiğinde hemen üzerine konuşmamak gerekir.
Cevabın odada biraz kalmasına izin vermek lazım.
“Rana,” dedim sonunda.
“Biz burada insanları güzel gösterecek fotoğrafçı aramıyoruz.”
Gülümsedi.
“İyi, çünkü ben de güzel fotoğraf çekmeye çalışmıyorum.”
“Ne çekmeye çalışıyorsun?”
“Gördüğümü.”
Başımı iki yana salladım.
“Yetmez.”
Bu kez o sustu.
“Bazen herkes aynı şeyi görür. Foto muhabirinin işi, herkesin baktığı yerde görünmeyeni de fark etmektir.”
Rana’nın dosyasını çevirmeye devam ettim.
Bir fotoğrafta elim durdu.
Eski bir fotoğraftı.
Belli ki yıllar önce çekilmişti.
Dar bir odada yan yana toplanmış insanlar vardı.
Önde oturan bir adam.
Omzuna elini koymuş genç biri.
Yanında sertçe objektife bakan başka bir genç.
Arkada erkekler…
Kadınlar…
Bazıları kameraya bakıyor, bazıları bakışlarını kaçırıyordu.
Fotoğraf kalabalıktı.
Ama garip biçimde hiçbir insan diğerinin içinde kaybolmuyordu.
Rana’ya baktım.
“Bunu sen çekmedin.”
“Hayır.”
“Peki neden portfolyonda?”
Soruyu bekliyormuş gibi fotoğrafa doğru eğildi.
“Çünkü portfolyoma yalnızca çektiğim fotoğrafları koymadım.”
“Başka ne koydun?”
“Bana bakmayı öğretenleri.”
Bu cevap hoşuma gitti.
Fotoğrafa yeniden baktım.
“Peki bu sana ne öğretti?”
Bir süre düşündü.
“İlk gördüğümde ortadaki adama baktım.”
Parmağıyla fotoğrafı işaret etti.
“Sonra yanındaki genci fark ettim.”
Biraz daha yaklaştı.
“Sonra öndekini.”
“Sonra?”
“Hepsini.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Yani?”
“Fotoğrafa her döndüğümde başka bir insan görmeye başladım.”
Sustum.
Rana devam etti.
“Bir süre sonra şunu fark ettim…”
“Ne?”
“Fotoğrafta kalabalık yok.”
“Ne var?”
“Tanımadığımız insanlar var”
Elimi fotoğrafın üzerinden çektim.
İşte bu cümleyi beklemiyordum.
“Aralarında fark mı var?”
“Bence var.”
Rana fotoğrafa yeniden baktı.
“Kalabalığa baktığınızda bütünü görürsünüz. İnsanlara baktığınızda tek tek hayatları.”
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sonra sordum:
“Bu insanların hikâyesini biliyor musun?”
“Hayır.”
“Hiçbirini?”
“Hiçbirini.”
“Peki neden bu kadar ilgini çekiyor?”
Bu kez cevabı daha kısa oldu.
“Çünkü bilmemem, onların bir hikâyesi olmadığı anlamına gelmiyor.”
Fotoğrafa tekrar baktım.
Belki de portfolyonun en iyi fotoğrafı buydu.
Üstelik Rana çekmemişti.
Çünkü bazen bir foto muhabirini yalnızca çektiği fotoğraflar anlatmaz.
Nerede durup baktığı da anlatır.
Belki Rana devam edecekti ama önce telefonum çaldı.
Ekrana baktım.
Patron.
Açtım.
“Mahir Abi…”
“Buyur.”
“Müsaitsen toplantı odasına bekliyoruz.”
“Hayırdır?”
“Küçük bir mesele var.”
Patronların “küçük mesele” dediği şeylerin nadiren küçük olduğunu yıllar içinde öğreniyorsun.
“Geliyorum.”
Telefonu kapattım.
Rana dosyasını toplamaya başladı.
“Ellemeyin,” dedim.
Durdu.
“Görüşme bitti mi?”
“Henüz başlamadı bile.”
Ceketimi sandalyenin arkasından aldım.
Not defterimi cebime koydum.
Kapıya yürüdüm.
Sonra dönüp ona baktım.
“Hadi.”
“Nereye?”
“Toplantıya.”
Şaşırdı.
“Ben mi?”
“Foto muhabiri olmak istiyordun.”
“Evet.”
“Foto muhabirliği burada oturup fotoğraf göstermekle öğrenilmez.”
Kapıyı açtım.
“Gel, birlikte gidelim.”
Koridora çıktığımızda yan yana yürümeye başladık.
O sırada aklımdan Çaylak geçti.
Kamil geçti.
Şimdi yanımda Rana yürüyordu.
Muhatap Masası henüz kurulmuş sayılmazdı.
Ama galiba ilk sandalyeler sahiplerini bulmaya başlamıştı.
Rana neyle karşılaşacağımızı bilmiyordu.
Doğrusu ben de bilmiyordum.
Ama bunun beni eskisi kadar rahatsız etmediğini fark ettim.
Çünkü yıllar bana bir şey daha öğretmişti:
Bir hikâyeyi ilginç yapan, sonunu bilmek değildir.
Bazen sadece doğru anda, doğru kapıdan içeri girmektir.
Toplantı odasının önünde durdum.
Rana’ya baktım.
“Hazır mısın?”
“Ne için?”
Gülümsedim.
“Ben de onu bilmiyorum.”
Kapıyı açtım.
Devam edecek…. Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir / Bölüm 2
Yanlış olduğunu düşündüğünüz bir bilgi ya da eklenmesi gerektiğine inandığınız bir ayrıntı varsa bizimle paylaşabilirsiniz: muhatapmerkez@gmail.com
muhatap, anlatılarını doğrulanabilir bilgi ve ortak katkıyla geliştirmeyi önemser.