Görüntü Vardı, Düşünce Görünmüyordu
Bir ayrıntı fotoğrafın anlatamadığı şeyi görünür kılar
muhatap masası / Hezarfen Çelebi
ChatGPT’nin verdiği cevabı okuduktan sonra uzun süre ekrana baktım.
Bazı insanlar dünyayı tamamlanmış bir yapboz olarak görüyor, kendilerine düşen parçayı arıyordu.
Bazılarıysa dünyanın hâlâ yapılmakta olduğunu biliyor ve eksik parçayı üretiyordu.
Güzel cümlelerdi.
Hatta kabul etmeliyim, kapak fotoğrafıyla neredeyse kusursuz biçimde örtüşüyordu.
Ama patronun benden istediği şey, güzel bir benzetmeyi biraz daha güzel anlatmak değildi.
O cümlenin insan hayatındaki karşılığını bulmam gerekiyordu.
Not defterime iki cümle yazmıştım:
Her eksiklik fırsat değildir
Her üretilen parça da çözüm değildir
Bir süre bu iki cümleye baktım.
Sonra bilgisayarı kapattım.
Çünkü artık yeni bir soru sormadan önce, elimdeki fotoğrafın nasıl ortaya çıktığını anlamam gerektiğini düşünüyordum.
Fotoğrafı hazırlayan tasarım ekibi birkaç oda ilerideydi.
Oraya giderken, kurum içinde hâlâ konuşulmakta olan ChatGPT meselesini de hissediyordum.
Bir masanın yanından geçerken konuşma kesiliyor, bir başkası ekrana bakıyormuş gibi yapıyordu.
Belki de ben biraz fazla kuşkucuydum.
Ama herkesin, bu yeni çalışma arkadaşının bana ne kazandıracağını merak ettiğini biliyordum.
Doğrusu ben de bilmiyordum.
Şimdilik bana yalnızca iyi sorular vermişti.
Cevapları ise hâlâ arıyordum.
Tasarım departmanına girdiğimde fotoğrafın ilk hâlini hazırlayan tasarımcı ekranının başındaydı.
Beni görünce başını kaldırdı.
“Elinde yine o fotoğraf var,” dedi.
“Bu kez bakmaya değil, sormaya geldim.”
Elimdeki iki çıktıyı masasının üzerine bıraktım.
Biri fotoğrafın yazısız hâliydi.
Diğeri, ana sayfa için hazırlanmış kapak versiyonu.
“Bu çalışma neden bu kadar çok değişti?”
Bir süre iki görsele baktı.
Sonra gayet sıradan bir şey söylüyormuş gibi:
“Yazı sığmıyordu,” dedi.
Cevap fazla kolay gelmişti.
“Bütün mesele bu muydu?”
Gülümsedi.
“Yazı sığıyordu aslında.”
“E neden değiştirdiniz?”
Bu kez sandalyesini bana doğru çevirdi.
“Yazı sığıyordu,” dedi. “Ama düşünce sığmıyordu.”
Ne demek istediğini hemen anlayamadım.
Ekranında eski çalışma dosyalarını açtı.
İlk görseli gösterdi.
Adam, yapbozun başında oturuyordu.
Eksik parça vardı.
Elinde beyaz karton vardı.
Fotoğraf güzeldi.
Hatta benim gözümde neredeyse tamamlanmış görünüyordu.
“Bunda ne eksikti?” diye sordum.
“İlk bakışta hiçbir şey.”
“Sonra?”
“Ana sayfada kullanmaya çalışınca fotoğrafın bütün ağırlığı sağ tarafta kaldı. Sol tarafa yazı koymamız gerekiyordu ama masa orada bitiyordu.”
“Fotoğrafı genişlettiniz.”
“Evet.”
Sonraki hâli açtı.
Masa sola doğru uzamıştı.
Fakat bu kez geniş ahşap yüzey neredeyse tamamen boştu.
“Bu da olmadı,” dedi.
“Neden? Yazıya yer açılmış.”
“Yer açılmıştı ama fotoğraf zayıflamıştı.”
Boş masaya baktım.
Bana yalnızca genişletilmiş bir alan gibi görünüyordu.
“Tasarımda boşluk iyi bir şey değil mi?”
“İyi boşluk, evet.”
“Bunun farkı ne?”
“Bu boşluk düşünce taşımıyordu.”
Bir sonraki çalışmayı açtı.
Masanın sol tarafında küçük bir not defteri, kurşun kalem, çelik cetvel, kahve fincanı ve gözlük vardı.
Biraz daha aşağıda beyaz karton kırpıntıları görülüyordu.
Kenarlarından biri tam oturmamış birkaç deneme parçası da masaya bırakılmıştı.
Görsel bir anda daha yaşanmış görünüyordu.
“Bunları masa boş kalmasın diye eklediniz,” dedim.
Tasarımcı bana baktı.
“Hayır.”
“Öyle görünüyordu.”
“Masayı doldurmadık.”
Ekranda adamın önündeki çalışma alanını büyüttü.
“Adamın düşünme sürecini görünür kıldık.”
Bir an sustum.
Not defterine baktım.
Cetvele.
Kalemle çizilmiş parça biçimine.
Kesilmiş fakat boşluğa uymadığı belli olan beyaz denemelere.
İlk fotoğrafta yalnızca bir adamın yeni parça kestiğini görüyordum.
Bu son hâlde ise onun ölçtüğünü, denediğini, yanıldığını ve yeniden başladığını görebiliyordum.
“Yani bunlar dolgu değil.”
“Hayır.”
“Peki nedir?”
“Anlatının parçaları.”
Bu cümleyi not defterime yazdım.
Dolgu ile ayrıntı aynı şey değildir
Tasarımcı ekrana dönmüştü.
Ben ise fotoğrafa başka bir gözle bakıyordum.
Kahve, uzun süredir çalıştığını düşündürüyordu.
Gözlük, dikkatini.
Cetvel, rastgele kesmediğini.
Karton kırpıntıları, doğru parçayı ilk denemede yapamadığını.
Defter ise belki de başlamadan önce düşündüğünü.
Masaya eklenen her şey, daha önce görünmeyen bir zamanı fotoğrafın içine taşımıştı.
“Peki,” dedim, “eksik olan neydi?”
Tasarımcı sorumu anlamamış gibi baktı.
“Yapbozdaki parça mı?”
Biraz düşündüm.
“Yoksa fotoğrafın anlatısı mı?”
Bu kez yine gülümsedi.
“İkisi de.”
İlk görseli yeniden açtı.
“Burada teknik olarak her şey vardı. Adam vardı. Yapboz vardı. Eksik parça vardı. Karton vardı.”
“Fakat?”
“Adamın ne yaptığı görülüyordu ama neden yaptığı yeterince anlaşılmıyordu.”
Sonra ikinci çalışmaya geçti.
“Burada üretilen beyaz parçayı daha görünür yaptık.”
Üçüncü çalışmada eller yakınlaştırılmıştı.
Dördüncüde masaya başarısız denemeler eklenmişti.
Son hâlde ise adamın yalnızca yapbozu tamamlamaya çalışmadığı, bir çözüm geliştirdiği açıkça hissediliyordu.
Fotoğraflar arasında gidip gelirken tuhaf bir şey fark ettim.
Her birinde aynı olay vardı.
Ama her biri aynı şeyi anlatmıyordu.
“Bir şeyi göstermekle onu anlatmak aynı şey değilmiş,” dedim.
Tasarımcı başını salladı.
“Bazen görüntü vardır ama düşünce görünmez.”
Bu cümleyi de yazdım.
Bazen görüntü vardır ama düşünce görünmez
Sonra yazısız fotoğrafla kapak versiyonunu yan yana koydum.
İlkinde bir çalışma anı görüyordum.
İkincisinde ise o çalışma anının neye işaret ettiğini:
Bazı insanlar fırsat aramaz
Eksik olanı görür ve fırsatı orada kurar
Birden patronun odasında verdiğim cevabı hatırladım.
“Kendi işini kendi görüyor.”
Yanlış değildi.
Ama çok küçüktü.
Ben adamın davranışını tarif etmiştim.
Kapak ise davranışın arkasındaki düşünceyi görünür kılıyordu.
Tasarımcıya döndüm.
“Demek siz fotoğrafı güzelleştirmediniz.”
“Ne yaptık?”
“Fotoğrafın anlatamadığı şeyi görünür hâle getirdiniz.”
Bir süre bana baktı.
“Dosyanın bir yerinde bunu kullan,” dedi.
“Zaten kullanmak için söyledim.”
Güldü.
Çıktıları topladım.
Odadan çıkarken elimde yalnızca fotoğrafın üretim aşamaları yoktu.
Eksiklik hakkında yeni bir düşüncem vardı.
Eksiklik her zaman boş duran yer değildi.
Bazen var olan bir şeyin anlatamadığıydı.
Bir fotoğraf tamamlanmış olabilirdi ama düşüncesi eksik kalabilirdi.
Bir metin doğru bilgiler taşıyabilirdi ama insanın neye bakması gerektiğini gösteremeyebilirdi.
Bir kurum çok şey yapabilir ama neden yaptığını anlatamayabilirdi.
Bir insan konuşabilir ama kendisini görünür kılamayabilirdi.
Koridora çıktığımda patron karşıdan geliyordu.
Elimdeki fotoğrafları görünce durdu.
“Tasarımcıları sorguya mı çektin?”
“Biraz.”
“Ne öğrendin?”
Bu kez patronun karşısında bocalamamaya çalıştım.
“Bir şeyi tamamlamakla onu anlatmak aynı şey değilmiş.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Biraz daha aç.”
Elimdeki ilk görseli gösterdim.
“Burada yapboz var. Adam var. Eksik parça var. Ama asıl düşünce yeterince görünmüyor.”
Son hâlini uzattım.
“Tasarım ekibi fotoğrafı yalnızca genişletmemiş. Masaya eklediği her ayrıntıyla adamın düşünme ve üretme sürecini görünür hâle getirmiş.”
Patron iki görseli yan yana tuttu.
“Yani?”
“Fotoğrafı güzelleştirmemişler.”
“Ne yapmışlar?”
“Anlatmak istediği şeyi görünür hâle getirmişler.”
Patronun yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet oluştu.
Bu kez cevabımı bütünüyle yetersiz bulmamıştı.
Fotoğrafları yeniden bana verdi.
Sonra sanki konuşma bitmiş gibi yürümeye başladı.
Birkaç adım attıktan sonra durdu.
Arkasını dönmeden sordu:
“Peki görünür hâle getirilen her eksiklik gerçek midir?”
Cevap vermem için beklemedi.
Yürümeye devam etti.
Ben koridorun ortasında, elimde iki fotoğrafla kaldım.
Sorusu ilk anda basit görünüyordu.
Ama değildi.
Bir tasarımcı, anlatının içindeki eksikliği fark edebilirdi.
Peki gerçek hayatta bir insanın, işletmenin ya da toplumun neye ihtiyacı olduğunu kim belirleyecekti?
Eksikliği gören kişi mi?
O eksikliği yaşayan mı?
Yoksa ona çözüm üretmek isteyen mi?
Masama döndüğümde bilgisayarı yeniden açtım.
ChatGPT’ye sormak istediğim yeni soru hazırdı:
Bir insanın fark ettiği eksikliğin gerçek bir ihtiyaç mı, yoksa yalnızca kendi varsayımı mı olduğunu nasıl anlayabiliriz?
Soruyu yazdım.
Bir süre göndermek için ekrana baktım.
Sonra patronun sözünü düşündüm:
Bizim ihtiyacımız, o cümlenin insan hayatındaki karşılığını bulmak
Parmağımı gönder tuşundan çektim.
Çünkü artık şunu biliyordum:
Bir ihtiyacı masa başında tarif etmek mümkündü.
Ama onun gerçek olup olmadığını, ancak o ihtiyacın muhatabına sorarak anlayabilirdim.
Soruyu silmedim.
Ekranda bıraktım.
Defterimin yeni sayfasına ise iki cümle yazdım:
Eksikliği görmek yalnızca boş olan yere bakmak değildir
Bazen var olanın neyi anlatamadığını fark etmektir
Altına üçüncü bir cümle ekledim:
İyi bir çözüm boşluğu yalnızca doldurmaz
Boşluğun anlamını da görünür kılar
Bu kez bilgisayarı kapatmadım.
Ama başından kalktım.
Çünkü cevabı artık ekranda değil, bir muhatabın yanında aramam gerektiğini anlamıştım.
Devam edecek…. Bazı insanlar fırsat aramaz / Bölüm 4
Yanlış olduğunu düşündüğünüz bir bilgi ya da eklenmesi gerektiğine inandığınız bir ayrıntı varsa bizimle paylaşabilirsiniz: muhatapmerkez@gmail.com
muhatap, anlatılarını doğrulanabilir bilgi ve ortak katkıyla geliştirmeyi önemser.