Anasayfa » UFUK » Bir insan ne zaman hikâyeye dönüşür?
Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir / Bölüm 3

Bir insan ne zaman hikâyeye dönüşür?

Editör:
24 Temmuz 2026 02:01 Güncelleme: 22 Ağustos 2026 06:12
BU ANLATIYI PAYLAŞ

Kimsenin Anlatmadığı Taraflarımız Vardır

Bir insanı görünür kılan şey, herkes tarafından bilinmesi olmayabilir


muhatap masası / Rana Işık

Toplantı bittiğinde herkes bir yere dağıldı.

Hezarfen Çelebi — daha ilk günden herkesin neden ona Çaylak dediğini anlamaya başlamıştım — elindeki not defterine yeni bir şeyler yazıyor, bir yandan da toplantı odasından çıkanlara soru yetiştiriyordu.

Kamil Terkip telefonuna bakarak koridora çıktı.

Ben ise ne yapacağımı bilmiyordum.

Sabah o binaya iş görüşmesi için girmiştim.

Bir saat sonra işe alınmış, ilk toplantıma katılmış ve daha fotoğraf makinelerimi nereye koyacağımı öğrenemeden kurumun kurucu cümlesinin sorgulanmasına tanıklık etmiştim.

Mahir odasına doğru yürüyordu.

Arkasından baktım.

Sonra dönüp beni gördü.

“Gel.”

Bu adamın “gel” demesiyle “istersen gel” demesi arasında büyük fark olduğunu o gün öğrenecektim.

Peşinden gittim.

Odasına girdiğimizde Mahir ceketini sandalyenin arkasına bıraktı.

Masasına oturmadı.

Pencerenin önüne geçti.

Ben kapının yanında kaldım.

“Niye orada duruyorsun?”

“Bilmiyorum.”

“Ben de bilmiyorum. Otur.”

Sabah iş görüşmesinde oturduğum sandalyeye yeniden geçtim.

Mahir dışarı bakıyordu.

Bir süre hiç konuşmadı.

Ben de konuşmadım.

Aşağıdaki sokakta insanlar gelip geçiyordu.

Bir anne, küçük çocuğunun elinden tutmuş aceleyle yürüyordu.

Yaşlı bir adam karşı kaldırımdan ağır ağır ilerliyordu.

Kırmızı ışıkta bir motosikletli kurye bekliyordu.

Bir işçi omzundaki yükü yere bırakmış, nefesleniyordu.

Mahir aniden sordu:

“Hangisini çekerdin?”

Soruyu bana sorduğunu birkaç saniye sonra anladım.

“Şimdi mi?”

“Şimdi.”

Pencereye yaklaştım.

Aşağı baktım.

“Bilmiyorum.”

“Güzel.”

Yüzüne baktım.

“Bilmemenin neresi güzel?”

“İlk gününden insanları fotoğraf olup olmamalarına göre ayırmaya başlasaydın kötü olurdu.”

Yine sustu.

Sonra aşağıdaki insanları gösterdi.

“Şunlardan hangisinin hikâyesini bugüne kadar hiç kimse anlatmadı?”

Bu defa cevap vermeden önce düşündüm.

“Bilemem.”

“Ben de.”

Masasına yürüdü.

Boş bir kâğıdı önüne çekti.

Kalemi eline aldı.

Bir şey yazacakmış gibi yaptı.

Yazmadı.

Ben biraz önce toplantıda gördüğüm adamla şimdi karşımda oturan adam arasındaki farkı anlamaya çalışıyordum.

Toplantıda herkes onun konuşmasını bekliyordu.

Burada ise önündeki boş kâğıda bakıp ne yazacağını bilmiyor gibiydi.

Sonunda bunu söyledim.

“Bir şey mi arıyorsunuz?”

Başını kaldırdı.

“Evet.”

“Ne?”

“Yanlış soruyu.”

İlk kez ona gerçekten şaşırarak baktım.

“İnsan genellikle doğru soruyu aramaz mı?”

“Doğru soruya ulaşmanın en iyi yollarından biri, önce yanlış sorduğun soruyu fark etmektir.”

Kalemi bıraktı.

“Az önce kendime ‘Kimsenin anlatmadığı insan kim?’ diye sordum.”

“Yanlış mı?”

“Galiba.”

“Niye?”

Arkasına yaslandı.

“Çünkü bir insanın hiç anlatılmamış olması başka şey, bütün taraflarının anlatılmış olması başka.”

Bunu düşünmem birkaç saniye sürdü.

Mahir devam etti.

“Bir insanı düşün.”

“Evinde başka biri.”

“İşinde başka.”

“Çocuğunun yanında başka.”

“Bir arkadaşının hafızasında başka.”

“Bir yabancının gözünde başka.”

“Hangisi onun hikâyesi?”

“Belki hepsi.”

“Belki.”

Bu kelimeyi sevdiğini fark etmeye başlamıştım.

Kesin konuşabileceği yerde bile bazen kapıyı açık bırakıyordu.

Sabah portfolyomdaki eski fotoğraf geldi aklıma.

Kalabalık sandığım insanların, biraz daha baktıkça tek tek görünmeye başlaması.

Mahir’e söyledim.

“Belki de fotoğraftaki insanlar gibi.”

“Nasıl?”

“Bir kez baktığınızda birini görüyorsunuz.”

“Biraz daha baktığınızda başka bir tarafını.”

Bu kez o sustu.

Sonra başıyla küçük bir onay verdi.

“İşte şimdi işe başladın.”

Gülümsedim.

Galiba Mahir Mazhar’dan alınabilecek en büyük tebrik buydu.

Masasının üzerindeki eski bir defteri açtı.

Sayfaları çevirdi.

Bir yerde durdu.

Kâğıt sararmıştı.

Üç kısa cümle vardı:

Kimi fark etmez.
Kimi anlatmak istemez.
Kimi iyi niyetlidir ama nasıl anlatacağını bilemez.

“Ne zaman yazdınız?”

“Hatırlamıyorum.”

“Ne için?”

“Onu da.”

Güldüm.

“İyi arşivcisiniz.”

“Ben hafızama güvenirim.”

“Belli.”

Defteri kapatırken o da güldü.

Sonra ciddileşti.

“Rana, hiçbir insanı bütünüyle anlatamayız.”

“Fotoğraf da anlatamaz.”

“Yazı da.”

“Film de.”

“Peki ne yapacağız?”

“Yaklaşacağız.”

Tek kelime söyledi.

Sonra arkasını doldurdu.

“Bir emeğine.”

“Bir bekleyişine.”

“Bir korkusuna.”

“Kimsenin önemsemediği küçük bir davranışına.”

“Birinin hayatında bıraktığı ize.”

“Bütün insanı anlatmaya kalkarsak onu kendimize göre tamamlarız.”

“Bir tarafına gerçekten yaklaşabilirsek belki onu olduğu gibi görmeye başlarız.”

O sırada ikinci toplantıda konuşulan cümle tekrar aklıma geldi.

Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir.

“Peki o zaman cümle yanlış mı?” diye sordum.

Mahir hemen cevap vermedi.

Ekranında hâlâ logonun bir görüntüsü açıktı.

Altındaki cümleye baktı.

“Hayır.”

“Doğru mu?”

“Onu da henüz bilmiyoruz.”

“Peki ne biliyoruz?”

Bu kez cevap hazırdı.

“İnsanların anlatılmamış tarafları olduğunu.”

Bunu söylerken sanki ilk kez kendisi de duyuyormuş gibi yavaşladı.

Sonra kalemini aldı.

Boş kâğıda yazdı:

Kimsenin anlatmadığı taraflarımız vardır.

Kâğıdı bana doğru çevirdi.

“Bu daha doğru geliyor.”

“Her insanın mı?”

“Her insanın.”

Bir süre cümleye baktım.

Mahir devam etti:

“Bir insanın hayatını anlatmak için başına olağanüstü bir şey gelmesini beklememeliyiz.”

“Çünkü gazetecilik çoğu zaman tam tersini yapıyor.”

“Yangın çıkınca eve gidiyoruz.”

“Ev yanmadan önce orada kurulmuş hayatla ilgilenmiyoruz.”

“Kaza olunca insanı tanıyoruz.”

“Kazadan önce nereye gitmek istediğini merak etmiyoruz.”

“Başarı olduğunda kapısını çalıyoruz.”

“Oraya gelene kadar kaç sabah erkenden kalktığını bilmiyoruz.”

Sustu.

Sonra bana baktı.

“Biz çoğu zaman olayı anlatıyoruz.”

“İnsanı değil.”

Bu cümlede bir şey dikkatimi çekti.

Az önce toplantıda insan kelimesinin sınırını sorgulayan adam şimdi insanı merkeze geri getiriyordu.

O gün bunun çelişki olduğunu düşündüm.

Daha sonra olmadığını anlayacaktım.

Mahir insanı bırakmaya çalışmıyordu.

İnsanı gerçekten gördüğümüzden emin olmaya çalışıyordu.

Ayağa kalktı.

Pencerenin önüne tekrar geçti.

Ben de yanına gittim.

Aşağıdaki kurye hâlâ ışıklarda değildi.

Gitmişti.

Yaşlı adam da görünmüyordu.

Başka insanlar gelmişti.

“Bir insanı görünür kılan ne?” diye sordu.

“Fotoğrafını çekmek?”

Bana baktı.

“Sen fotoğrafçısın. Daha iyi bir cevap bekliyorum.”

Güldüm.

“Adını yazmak?”

Başını iki yana salladı.

“Tanınmak?”

Yine cevap vermedi.

Sonra kendisi konuştu.

“Belki görünür olmakla bilinmek aynı şey değildir.”

Bu kez not alan bendim.

Defterimi çıkardım.

“Devam edin.”

“Ben mi çalışıyorum, sen mi?”

“Şimdilik siz.”

Gülümsedi.

Sonra dışarı baktı.

“Milyonlarca insanın tanıdığı biri, hayatında hiç gerçekten görülmemiş olabilir.”

“Adını yalnız birkaç kişinin bildiği başka biri ise onların hayatında yıllarca silinmeyecek bir iz bırakabilir.”

Yazmayı bıraktım.

“Yani görünürlük, kaç kişinin baktığı değil.”

“Belki.”

“Yine belki.”

“Alışacaksın.”

Bu kez ikimiz de güldük.

Biraz sonra kapı açıldı.

Hezarfen kafasını uzattı.

“Mahir Abi?”

“Gel Çaylak.”

“Bir şey soracağım.”

“Şaşırdım.”

Hezarfen içeri girdi.

Elindeki defteri masaya bıraktı.

“Şimdi biz insan hikâyesi mi arıyoruz?”

Mahir ona baktı.

Sonra bana baktı.

“Hayır.”

Çaylak şaşırdı.

“Toplantıda öyle anlamadım mı?”

“Biz hikâye aramıyoruz.”

“Ne arıyoruz?”

“İnsan.”

Hezarfen’in yüzünde daha büyük bir soru belirdi.

Mahir devam etti:

“Hikâye bulmaya gidersen, gördüğün insanı hikâyene uydurursun.”

“İnsana gidersen, anlatının nerede olduğunu o sana gösterir.”

Hezarfen bunu not aldı.

Ben de.

Mahir masasına döndü.

İki ayrı kâğıda birer adres yazdı.

Birini Hezarfen’e verdi.

Diğerini bana.

Benimkinde bir konfeksiyon atölyesinin adı vardı.

“Buraya gideceksin.”

“Ne çekeceğim?”

“Bilmiyorum.”

“Mahir Bey…”

“İyi başladın.”

Sabah bana söylediği cümleyi geri vermişti.

“Bir çalışan bul.”

“Kim?”

“Onu da bilmiyorum.”

“Neye göre seçeceğim?”

“Seçme.”

“Peki?”

“Bak.”

Bir süre bekledim.

Mahir bütün talimatının bu olduğundan emin gibiydi.

“Sonra?”

“Birisi seni durdurursa dur.”

“Neden durduğunu anlamaya çalış.”

“Fotoğrafı sonra çekersin.”

Hezarfen kendi kâğıdına baktı.

“Ben ne yapacağım?”

“Sen de konuşacaksın.”

“Kiminle?”

“Bilmiyorum Çaylak.”

“Bugün çok şey bilmiyorsunuz.”

Mahir kahkaha attı.

“İşte sonunda gazetecilik öğrenmeye başladın.”

Odadan çıkarken geriye dönüp baktım.

Mahir yine önündeki kâğıda eğilmişti.

Üstünde şu cümle duruyordu:

Kimsenin anlatmadığı taraflarımız vardır.

Altına başka bir şey yazdı.

Uzaktan okuyamadım.

Akşam döndüğümde masasında bıraktığı kâğıdı gördüm.

İkinci cümle şuydu:

Bugün hikâye aramayı bıraktım. İnsana yaklaşmaya başladım.

O gün bunun yalnızca bir çalışma notu olduğunu düşündüm.

Sonradan fark ettim ki Muhatap Masası’nın ilk yöntemlerinden biri doğuyordu.

Bir insanı görünür kılmak için ona büyük bir hayat vermek gerekmiyordu.

Hayatı zaten oradaydı.

Bizim işimiz onu büyütmek değildi.

Yeterince yaklaşıp, bugüne kadar görünmeyen tarafını görebilmekti.

Ve belki bundan daha zor olanı:

Gördüğümüz şeyi, olduğundan daha büyük göstermeden anlatabilmekti.

Çantamı omzuma taktım.

Elimde Mahir’in verdiği adres vardı.

Bir konfeksiyon atölyesine gidiyordum.

Kimi bulacağımı bilmiyordum.

Neyi fotoğraflayacağımı da.

Ama artık ne aramamam gerektiğini biliyordum.

Hazır bir hikâye.

Çünkü belki de anlatı, biz onu ararken değil;

bir insanın yanında yeterince uzun süre durabildiğimizde ortaya çıkıyordu.

Devam edecek… Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir / Bölüm 4

 

Yanlış olduğunu düşündüğünüz bir bilgi ya da eklenmesi gerektiğine inandığınız bir ayrıntı varsa bizimle paylaşabilirsiniz: muhatapmerkez@gmail.com

muhatap, anlatılarını doğrulanabilir bilgi ve ortak katkıyla geliştirmeyi önemser.

ETİKETLER:
muhatap ekosistem © 2026

muhatap.tr; insan yaratıcılığı ile OpenAI teknolojilerini aynı anlatı anlayışında buluşturan yeni nesil bir hibrit anlatı, içerik ve üretim platformudur.
Yayımlanan içerikler, gerektiğinde OpenAI teknolojilerinin katkısıyla hazırlanır veya editörlerimizin değerlendirmesiyle geliştirilir. Teknoloji üretim sürecini destekler; nihai editoryal sorumluluk ise her zaman muhatap'ın yayın ilkelerine aittir.