Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir / Bölüm 3
Kimsenin Anlatmadığı Taraflarımız Vardır
Bir insanı görünür kılan şey, herkes tarafından bilinmesi olmayabilir
muhatap masası / Mahir Mazhar
Toplantı dağılmıştı.
Herkes kendi hazırlığına başlamıştı.
Foto muhabiri makinelerini topluyor, Çaylak not defterine yeni sayfalar ekliyordu.
Ben ise odama dönmüştüm.
Masamın üzerindeki boş kâğıda uzun süre baktım.
İlk kez ne yazacağımı bilmiyordum.
Çünkü bu defa önümde araştıracağım bir olay yoktu.
İnsan vardı.
Bir insan…
İstatistik değildi.
Başlık değildi.
Haber değildi.
İnsandı.
Ve insanı anlatmak, meslek hayatım boyunca karşılaştığım en zor işlerden biri olacaktı.
Kalemi elime aldım.
Yazamadım.
Ayağa kalkıp pencerenin önüne geçtim.
Sokak her zamanki gibi akıyordu.
Elinden tuttuğu çocuğuyla telaşla yürüyen bir anne…
Karşı kaldırımda ağır adımlarla ilerleyen yaşlı bir adam…
Kırmızı ışıkta bekleyen motosikletli bir kurye…
Omzundaki yükü yere bırakıp derin bir nefes alan işçi…
Hepsi önümden geçip gidiyordu.
İçimden bir cümle geçti:
Bunlardan hangisinin hikâyesini bugüne kadar hiç kimse anlatmadı?
Bir süre onları izledim.
Sonra sorunun ağırlığı altında kendi kendime gülümsedim.
Belki hiçbirinin hayatı bütünüyle anlatılmamıştı.
Ama bu, onların hiç anlatılmadığı anlamına gelir miydi?
Yıllardır gazetecilik yapıyordum.
Binlerce haber okumuş, yüzlerce insanla konuşmuştum.
Yine de ilk kez rahatsız edici bir ihtimalle karşı karşıyaydım:
Biz çoğu zaman olayları anlatıyorduk.
İnsanları değil.
Yangını anlatıyorduk.
O evde kurulmuş hayatı değil.
Kazayı anlatıyorduk.
Kazadan önce gidilmek istenen yeri değil.
Başarıyı anlatıyorduk.
Oraya gelene kadar sürdürülen görünmez emeği değil.
Bir insanın başına gelen şeyi anlatıyor, fakat o olayın içinde yaşayan insanı çoğu zaman birkaç cümlenin arasında bırakıyorduk.
Belki de bu yüzden bazı insanlar bütün ömürlerini görünmeden tamamlıyor gibiydi.
Çünkü onların adı yalnızca bir olay olduğunda anılıyor, hayatlarının geri kalanı kimsenin merakına değmiyordu.
Tam o sırada masamın üzerindeki eski not defterine gözüm takıldı.
Yıllar önce aceleyle yazılmış birkaç satır vardı:
Kimi fark etmez.
Kimi anlatmak istemez.
Kimi iyi niyetlidir ama nasıl anlatacağını bilemez.
Uzun süre o cümlelere baktım.
Sonra defteri yavaşça kapattım.
Belki de kimse kimseyi bütünüyle anlatamıyordu.
Çünkü önce kimse kimseyi bütünüyle anlayamıyordu.
O anda ilk sorumun yanlış yerde durduğunu fark ettim.
Ben, kimsenin anlatmadığı insanı arıyordum.
Oysa belki de kimsenin anlatılmamış olduğu bir insan yoktu.
İnsanların, henüz kimsenin görmediği tarafları vardı.
Bir insanın bütün hayatını tek bir anlatıya sığdıramazdık.
Ama bir bekleyişine yaklaşabilirdik.
Bir emeğini görünür kılabilirdik.
Bir korkusunun yanında durabilirdik.
Bir umudunu duyabilirdik.
Kimsenin önemsemediği küçük bir davranışının, başka bir insanın hayatında neye dönüştüğünü fark edebilirdik.
Belki de “Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir” cümlesinin ilk karşılığı burada saklıydı.
Her insan hazır hâlde anlatılmayı bekleyen tek bir hikâye taşımıyordu.
Farklı zamanlarda, farklı insanlara açılan sayısız taraf taşıyordu.
Masama geri döndüm.
Boş kâğıdı önüme çektim.
Bu kez fazla düşünmeden ilk cümleyi yazdım:
Bugün hikâye aramayı bıraktım.
Altına ikinci cümleyi ekledim:
İnsana yaklaşmaya başladım.
Aradığımız şey artık yeni bir haber bulmak değildi.
Bir insanın bugüne kadar sessiz kalmış tarafına tanıklık edebilecek kadar dikkatli olmak gerekiyordu.
Çünkü bazen anlatı, bir insan konuşmaya başladığında doğmaz.
Bir başkası gerçekten dinlemeye başladığında doğar.
Bir insanı gerçekten ne görünür kılar?
Pencereden geçen insanlara yeniden baktım.
Her gün yüzlercesinin yanından geçiyorduk.
Kimileriyle selamlaşıyor, kimilerinin yüzüne bakmadan yolumuza devam ediyorduk.
Otobüste…
İş yerinde…
Okulda…
Sokakta…
Aynı kaldırımı paylaştığımız insanların çoğu, hayatımızdan sessizce geçip gidiyordu.
Oysa her biri sevinmiş, üzülmüş, kaybetmiş, beklemiş ve yeniden umut etmiş bir hayat taşıyordu.
Bir insanın görünür olması, yalnızca fark edilmesi anlamına gelmeyebilirdi.
Çünkü görmekle tanımak arasında mesafe vardı.
Tanımakla anlamak arasında ise bazen bir ömür.
Görünür olmayı çoğu zaman bilinmekle karıştırıyoruz.
Daha çok kişi tarafından tanınmak…
Adımızın daha sık anılması…
Daha fazla insan tarafından takip edilmek…
Kameraların bize dönmesi…
Bunların görünürlük olduğunu düşünüyoruz.
Oysa hayat bize başka örnekler de gösteriyor.
Milyonlarca insan tarafından tanınan biri, kendi hayatında hiç anlaşılmamış olabilir.
Adını yalnızca birkaç kişinin bildiği başka biri ise onların hayatında yıllarca silinmeyecek bir yer bırakabilir.
Demek ki bilinmekle görünür olmak aynı şey değildi.
Bir insanın görünürlüğü, kaç kişinin ona baktığından çok, kaç insanın hayatında gerçek bir karşılık bulduğuyla ilgili olabilirdi.
Çünkü bazı insanlar söyledikleri büyük sözlerle değil, dinlemeyi bildikleri için hatırlanır.
Bazıları kazandıkları başarılarla değil, zor bir anda uzattıkları elle…
Bazıları ise herkesin önünde gerçekleştirdiği büyük bir olayla değil, kimse görmeden sürdürdüğü küçük bir iyilikle…
Belki görünürlük, başkalarının gözlerinin üzerimizde olması değildi.
Başkalarının hayatında bıraktığımız izin kaybolmamasıydı.
Bazen bir insanın değeri, oradayken değil; yokluğunda oluşan boşlukta anlaşılır.
Her sabah aynı saatte kepengini açan esnaf gelmediğinde…
Sınıfa giren öğretmenin sesi duyulmadığında…
İş yerinde herkesin yardımına koşan kişi o gün masasında olmadığında…
Bir evin içinde yıllardır kimse fark etmeden yapılan işler yapılmadığında…
Hayatın küçük bir parçası aksar.
İşte o zaman, sıradan sandığımız bir insanın hayatımızda ne kadar büyük bir yer tuttuğunu fark ederiz.
Bu düşüncenin peşinden, bir konfeksiyon atölyesine gidecektik.
Orada çalışan bir insanın gözlerinin içine bakacak, adını, yaptığı işi ve her gün tekrar eden hareketlerini dinleyecektik.
Onu görünür kılmak için hayatına büyük bir olay eklemeyecektik.
Belki yalnızca, her gün yaptığı fakat kimsenin uzun süre bakmadığı bir işe dikkat edecektik.
Çünkü bir insanın görünür olması için olağanüstü bir hayat yaşaması gerekmiyordu.
Bazen gereken tek şey, yaşadığı olağan hayatın bir başkası tarafından gerçekten fark edilmesiydi.
Yine de henüz kesin bir cevabımız yoktu.
Bir insanı gerçekten görünür kılan şey, geride bıraktığı iz miydi?
Bir başkası tarafından anlaşılması mı?
Adının söylenmesi mi?
Yokluğunun fark edilmesi mi?
Belki bunların hepsinden birazıydı.
Belki de görünürlük, tek bir cümleyle tamamlanamayacak kadar insana özgüydü.
Defterime son bir not yazdım:
Bir insan herkesin gözü önünde olduğu hâlde görünmez kalabilir. Başka biri ise sessizce yaşar ama dokunduğu hayatlarda yıllarca görünmeye devam eder.
Cevabı henüz bilmiyordum.
Ama artık onu nerede aramamız gerektiğini biraz daha iyi anlıyordum.
İnsanın kendisini anlattığı sözlerde…
Kimsenin görmediği emeğinde…
Bir başkasının hayatında bıraktığı izde…
Ve bazen yokluğunda oluşan sessiz boşlukta…
Devam edecek…
muhatap notu
Bu anlatı, ChatGPT yapay zekâ teknolojilerinden destek alınarak hazırlanmıştır.
Yanlış olduğunu düşündüğünüz bir bilgi ya da eklenmesi gerektiğine inandığınız bir ayrıntı varsa bizimle paylaşabilirsiniz:
muhatap, anlatılarını doğrulanabilir bilgi ve ortak katkıyla geliştirmeyi önemser.