Her Başlangıçtan Sonuca, Anlatılmayı Bekleyen Bir Hikâye Vardır
Bir cümleyi savunmak için değil, sınırlarını anlamak için yola çıktık
muhatap masası / Rana Işık
Mahir Abi’nin masasında o sabah küçük bir yığın vardı.
Hezarfen’in notları.
Benim notlarım.
Atölyeden getirdiğimiz fotoğraflar.
Konuştuğumuz insanların söylediği cümleler.
Yanına tarih düşülmüş küçük kâğıtlar.
Kimsenin özellikle önemli olduğunu düşünmediği ama nedense birimizin not etmeye değer bulduğu ayrıntılar…
muhatap masası‘nda çalışmaya başlayalı çok olmamıştı ama Mahir Abi’nin ilk öğrettiği şeylerden birini artık anlamıştım:
Not alacaktık.
Her şeyi.
Bir toplantıda söylenen cümleyi…
Bir insanın konuşurken birden susmasını…
Sahada yanlış sorduğumuz soruyu…
Bizi şaşırtan cevabı…
Hatta bazen neden durduğumuzu bile.
İlk gün bunun gazetecilik alışkanlığı olduğunu düşünmüştüm.
Değilmiş.
Bana not alma alışkanlığını önemserken:
“Rana, insan hafızası kendisine fazla güvenir,” demişti.
“Hatırlamak için mi yazıyoruz?”
“Hayır.”
“Peki?”
“Düşüncenin nereden geçtiğini kaybetmemek için.”
O zaman tam anlamamıştım.
Şimdi masanın üzerindeki kâğıtlara bakarken anlıyordum.
Çünkü birkaç gün önce çok sevdiğimiz tek bir cümlenin peşinden çıkmıştık:
Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir.
Şimdi önümüzde o cümleden çok daha fazlası vardı.
Hezarfen masanın karşısında oturmuş kendi yazısını okumaya çalışıyordu.
Bir yerde kaşlarını çattı.
“Ben bunu niye böyle yazmışım?”
Mahir Abi başını kaldırmadan cevap verdi.
“O yüzden not alıyoruz Çaylak.”
“Ama ne demek istediğimi ben de anlamıyorum.”
“Demek ki o gün de anlamıyormuşsun.”
Hezarfen bana baktı.
“Bu masada insanın özgüveni çok hızlı gelişiyor.”
Güldüm.
Mahir Abi de hafifçe gülümsedi.
Sonra benim çektiğim iki kadının fotoğrafını eline aldı.
Dikiş makinelerinin başında oturuyorlardı.
İkisi de doğrudan objektife bakıyordu.
Sakin.
Ciddi.
Vakurdu.
Mahir Abi uzun süre fotoğrafa baktı.
“Hezarfen ne demişti bunlar için?”
“Vakurlar.”
Hezarfen hemen araya girdi.
“Bakın, önemli tespitlerim de var.”
“Arada oluyor.”
“Teşekkür ederim Mahir Abi.”
Fotoğraf yeniden masaya bırakıldı.
Yanında atölyede duyduğumuz cümle duruyordu:
Kimin giyeceğini bilmiyorum. Ama düzgün olsun isterim.
Mahir Abi parmağını kâğıdın üzerine koydu.
“Burada ne gördük?”
Hezarfen cevap verdi.
“Bir işçi.”
Mahir Abi baktı.
“Devam et.”
“Bir anne.”
“Devam.”
“İki çocuğun eğitimine uzanan on iki yıllık emek.”
“Başka?”
Hezarfen bu kez sustu.
Ben:
“Tanımadığı birine karşı sorumluluk,” dedim.
Mahir Abi başını kaldırdı.
“Nasıl?”
“Kıyafeti kimin giyeceğini bilmiyor.”
“Ama?”
“Düzgün dikmek istiyor.”
Mahir Abi başıyla onayladı.
Sonra eski cümleyi söyledi:
“Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir.”
Kimse itiraz etmedi.
Ama artık bu cümleyi ilk günkü kadar kolay söyleyemiyorduk.
Çünkü içine girmiştik.
Atölyeden döndüğümüz gün başka bir şey daha olmuştu.
Bunu Mahir Abi henüz bilmiyordu.
Bir otobüs şoförü dikkatimizi çekmişti.
Araç bir yerde durmuştu.
Şoför kapıyı açmış, hareket saatini bekliyordu.
Genç sayılabilecek bir adamdı.
Bir eli direksiyondaydı.
Sol kolunu açık cama yaslamıştı.
Hezarfen telefona bakarken ben birkaç metre öteden şoföre baktım.
O da bana baktı.
Sonra objektifime.
Makinemi kaldırdım.
Başını çevirmedi.
Poz da vermedi.
Bir eli hâlâ direksiyonda, kolu camdaydı.
Doğrudan objektife baktı.
Deklanşöre bastım.

Bir kare.
Sonra yanına gittik.
“Fotoğrafınızı çektim,” dedim.
“Gördüm.”
“Rahatsız oldunuz mu?”
“Yok.”
Hezarfen hemen sordu:
“Kaç yıldır şoförsünüz?”
Adam güldü.
“Fotoğrafçı kız daha iyi başladı.”
Hezarfen bana baktı.
“Bir kez daha mesleki itibarım zedelendi.”
Şoför kahkaha attı.
Sonra konuşmaya başladık.
İlk başta sıradan şeyler söyledi.
Hat.
Trafik.
Vardiya.
Sabah erken saatler.
Akşam yoğunluğu.
Sonra Hezarfen:
“En zor tarafı ne?” diye sordu.
Adam birkaç saniye düşündü.
“Trafik değil.”
“Ne?”
“İnsan yetiştirmek.”
Hezarfen şaşırdı.
“Nasıl yani?”
Şoför önündeki yolu gösterdi.
“Bu otobüse herkes bir yere yetişmek için biniyor.”
“İşe.”
“Hastaneye.”
“Okula.”
“Eve.”
“Bazen bir cenazeye.”
“Bazen düğüne.”
“Sen direksiyondasın ama arkanda onlarca ayrı hayat gidiyor.”
Hezarfen bu kez hiçbir espri yapmadı.
Ben de makinemi kaldırmadım.
Adam devam etti:
“Ben onların nereye gittiğini bilmiyorum.”
“Benim işim onları götürmek.”
Atölyedeki kadın geldi aklıma.
Kimin giyeceğini bilmiyorum. Ama düzgün olsun isterim.
Başka bir insan.
Başka bir iş.
Bambaşka bir yer.
Ama sanki aynı cümlenin başka bir biçimi.
Birisi tanımadığı insan için düzgün bir dikiş atıyordu.
Diğeri tanımadığı insanları gidecekleri yere ulaştırıyordu.
O gün fotoğrafı Mahir Abi’ye gösterdiğimde uzun süre baktı.
Bir eli direksiyonda, diğer kolu cama yaslı genç şoför doğrudan bize bakıyordu.
Mahir Abi:
“Burada ne var?” diye sordu.
Hezarfen alışkanlıkla:
“Otobüs şoförü,” dedi.
Sonra kendi cevabını kendisi düzeltti.
“Tamam, bunu söylememem gerektiğini artık öğrendim.”
Mahir Abi güldü.
Ben şoförün cümlesini söyledim:
“Arkanda onlarca ayrı hayat gidiyor.”
Mahir Abi’nin yüzündeki ifade değişti.
Fotoğrafı tekrar önüne çekti.
“İşte,” dedi.
“Bir yere daha geldik.”
Öğleden sonra küçük bir toplantı yapıldı.
Bu kez kalabalık değildik.
Patron.
Mahir Abi.
Hezarfen.
Kamil Terkip.
Ben.
Tasarım ekibinden iki kişi.
Ekranda yine muhatap.tr logosu vardı.
Altında hâlâ:
Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir.
yazıyordu.
Patron söze girdi.
“Mahir Abi, galiba yine logo konuşacağız.”
Mahir Abi:
“Logo değil.”
“Neyi?”
“Logonun taşımaya çalıştığı şeyi.”
Patron gülümsedi.
“Daha tehlikeli.”
Mahir Abi önündeki notları açtı.
“İlk toplantıda bu cümleyi sorduk.”
Ekranı gösterdi.
Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir.
“Bunu nereden biliyoruz, dedik.”
“Sonra hayatın içine çıktık.”
“Atölyeye gittik.”
“Otobüs şoförüyle konuştuk.”
“Başka insanlarla karşılaştık.”
“Ve cümlenin yanlış olmadığını gördük.”
Kısa bir süre sustu.
“Fakat başka bir şey daha gördük.”
Patron sordu:
“Eksik mi?”
Mahir Abi hemen cevap vermedi.
Sonra:
“Dar,” dedi.
Bu kelime odada kaldı.
Tasarımcı gençlerden biri ekrana baktı.
“İnsan çok mu dar?”
Mahir Abi:
“İnsan dar değil.”
“Bizim baktığımız dünya insandan daha geniş.”
Bunu duyduğum anda ikinci toplantıda sorduğu soruyu hatırladım:
Biz anlatılmayı bekleyen şeyin yalnızca insan olduğundan emin miyiz?
O gün cevabı yoktu.
Şimdi vardı.
Mahir Abi devam etti:
“Bir insanı anlatıyoruz.”
“Doğru.”
“Ama bir işletmenin de bir hikâyesi yok mu?”
“Bir fabrikanın?”
“Bir mahallenin?”
“Bir kararın?”
“Bir başarının?”
“Bir başarısızlığın?”
“Bir şehrin bugün bulunduğu yerin?”
Kamil Terkip ilk kez araya girdi.
“Bir OSB’nin bile.”
Mahir Abi ona döndü.
“Özellikle bir OSB’nin.”
Kamil gülümsedi.
Mahir Abi ekrana yeniden baktı.
“Sonra kendimize başka bir cümle söyledik.”
Bir kâğıdı önüne çekti.
Üzerinde şunlar yazıyordu:
Her sonucun, anlatılmayı bekleyen bir hikâyesi vardır.
Patron yavaşça okudu.
“Bu daha geniş.”
“Evet.”
“Bunu mu kullanalım?”
Mahir Abi başını iki yana salladı.
“Henüz değil.”
Hezarfen bana doğru eğildi.
“Başladık yine.”
Dirseğimle hafifçe dürttüm.
Mahir Abi devam etti.
“Bu cümlede sonuç var.”
“Ama hikâye sonuçta başlamıyor.”
“Bir fabrikanın bugün geldiği yer sonuç olabilir.”
“Bir insanın bugünkü hayatı sonuç olabilir.”
“Bir ailenin huzuru da huzursuzluğu da.”
“Bir işletmenin başarısı da kapanması da.”
“Ama sonucu anlamak istiyorsak ne soruyoruz?”
Kamil:
“Nasıl başladı?”
“Evet.”
“Sonra?”
“Ne oldu?”
“Sonra?”
“Buraya nasıl gelindi?”
Mahir Abi başıyla onayladı.
“İşte anlatı orada.”
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra tasarımcı kız:
“Her başlangıcın, her sonucun bir hikâyesi vardır?” dedi.
Mahir Abi cümleyi tekrar etti.
Her başlangıcın, her sonucun bir hikâyesi vardır.
“Güzel.”
Patron:
“Ama?”
Mahir Abi gülümsedi.
“Beni tanımaya başladınız.”
Masada gülüşmeler oldu.
Sonra iki elini birbirinden ayırdı.
“Bu cümlede başlangıç burada.”
Bir elini gösterdi.
“Sonuç burada.”
Diğerini.
“Ama hikâyeyi ikiye ayırmış oluyoruz.”
Ellerinin arasındaki boşluğu gösterdi.
“Bizi ilgilendiren asıl şey biraz da burası.”
İşte o anda Kamil’in yüzü değişti.
“Başlangıçtan sonuca…”
Mahir Abi ona baktı.
Cümlenin devamını söylemedi.
Kamil söyledi:
“Her başlangıçtan sonuca bir hikâye vardır.”
Mahir Abi yavaşça tekrar etti.
Her başlangıçtan sonuca bir hikâye vardır.
Patron:
“Bu süreç.”
“Evet.”
Mahir Abi önündeki ilk cümleye baktı.
Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir.
Sonra yeni cümleye.
Bir şey hâlâ eksikti.
Ben ne olduğunu anlayamamıştım.
Mahir Abi anlamıştı.
“Biz ne yapıyoruz?”
Hezarfen:
“Yine bilmiyoruz.”
Herkes güldü.
Mahir Abi de.
“Bu kez biliyoruz Çaylak.”
Kalemi aldı.
Cümlenin içine iki kelime ekledi.
Sonra kâğıdı masanın ortasına bıraktı.
Her başlangıçtan sonuca, anlatılmayı bekleyen bir hikâye vardır.
Kimse hemen konuşmadı.
Ben önce eski cümleye baktım.
Sonra yenisine.
İnsan kaybolmamıştı.
Atölyedeki kadın hâlâ içindeydi.
Otobüs şoförü de.
İki kadın da.
Hezarfen de.
Ben de.
Ama artık onların yanında fabrikalar, şehirler, kararlar, başarılar, kayıplar, değişimler, kurumlar ve bütün o başlangıçlarla sonuçların arasındaki yollar da vardı.
Patron sessizliği bozdu.
“Bu, muhatap.tr’yi daha doğru anlatıyor.”
Mahir Abi:
“Bence de.”
“Logonun altına mı koyuyoruz?”
İşte o anda başka bir tartışma başladı.
Tasarımcı ekranı büyüttü.
Logo.
Altında uzun cümle.
Küçülttü.
Cümle küçüldü.
Biraz daha küçülttü.
Okunmaz hâle geldi.
Mahir Abi:
“Logo neden bunu taşımak zorunda?”
Patron bir an düşündü.
“Zorunda değil.”
“Logo kim olduğumuzu söylesin.”
“Cümle?”
“Ne için burada olduğumuzu.”
Bu kez ben not aldım.
Mahir Abi fark etti.
“İyi.”
“Ne?”
“Onu yaz.”
Yazdım:
Logo kim olduğumuzu söyler. Cümle neden burada olduğumuzu.
Tasarımcı yeni yerleşimi açtı.
Logo sadeleşti.
muhatap.tr
Tek başına.
Daha rahat.
Daha temiz.
Sonra ana sayfa şemasını gösterdi.
Sinema, Fuar, Festival, Viral ve İl Seçin alanlarının hemen altında, bütün anlatılar başlamadan önce geniş bir boşluk vardı.
Cümleyi oraya yerleştirdi:
Her başlangıçtan sonuca, anlatılmayı bekleyen bir hikâye vardır.
Büyük.
Okunur.
Tek başına.
Altında hiçbir açıklama yoktu.
Sonra anlatılar başlıyordu.
Mahir Abi uzun süre ekrana baktı.
Patron:
“Ne diyorsun?”
Mahir Abi bu kez hiç soru sormadı.
“Yerini buldu.”
Toplantıdan çıktığımızda Hezarfen yanımda yürüyordu.
“Rana.”
“Efendim?”
“Bir şeyi anlamadım.”
“Şaşırmadım.”
“Bu cümlenin içinde insan hâlâ var mı?”
Durdum.
Galiba aynı şeyi ben de düşünüyordum.
Mahir Abi birkaç adım önümüzdeydi.
Soruyu duymuş olacak ki dönmeden cevap verdi:
“Var Çaylak.”
Hezarfen:
“Nerede?”
Mahir Abi bu kez durdu.
Bize döndü.
“Her yerinde.”
Sonra yürümeye devam etti.
Hezarfen bana baktı.
“Bazen bir cümle söylüyor, sonra gidiyor.”
“Bilge etkisi.”
“Ben de deneyeceğim.”
“Önce kırk yıl çalış.”
“Vazgeçtim.”
Güldüm.
Ama Mahir Abi’nin söylediğini düşünmeye devam ettim.
Her yerinde.
Bir başlangıcın içinde insan vardı.
Karar veren.
Deneyen.
Yanılan.
Başlayan.
Bir sürecin içinde insan vardı.
Çalışan.
Bekleyen.
Direnen.
Vazgeçen.
Yeniden başlayan.
Bir sonucun içinde de insan vardı.
Sevinen.
Kaybeden.
Kazanan.
Bedel ödeyen.
Sonucu yaşayan.
İnsanı anlatıdan çıkarmamıştık.
Sadece anlatının sınırını insanın etrafından kaldırmıştık.
Belki en önemli fark buydu.
İnsanı merkeze almakla, dünyayı yalnızca insandan ibaret görmek aynı şey değildi.
O cümleyi not defterime yazdım.
Bu kez Mahir Abi söylememişti.
Ben yazmıştım.
Galiba muhatap masası’nda çalışmanın başka bir tarafı da buydu.
Bir süre sonra yalnız Mahir Abi’nin sorularını not etmiyordunuz.
Kendi sorularınız oluşmaya başlıyordu.
O akşam fotoğrafları bilgisayara aktarırken otobüs şoförünün karesini yeniden açtım.
Bir eli direksiyondaydı.
Sol kolu cama yaslıydı.
Doğrudan objektife bakıyordu.
Artık ona yalnızca bir otobüs şoförü olarak bakamıyordum.
Sabah evden çıkmıştı.
O direksiyonun başına gelene kadar bir hayat yaşamıştı.
Gün boyunca yüzlerce insanı bir yerden başka bir yere taşıyacaktı.
Her yolculuğun bir başlangıcı vardı.
Bir varış noktası.
Ve ikisinin arasında kimsenin bütünüyle bilmediği onlarca küçük hikâye.
Atölyedeki kadını düşündüm.
Bir kumaş parçası onun eline geliyordu.
Sonra başka ellere geçiyordu.
Bir ürüne dönüşüyordu.
Başka bir şehre gidiyordu.
Bir insanın hayatına giriyordu.
Orada da başlangıçtan sonuca uzanan bir yol vardı.
Belki Mahir Abi’nin gördüğü şey tam olarak buydu.
Biz insan hikâyeleri aramaya çıkmıştık.
Ama hayat bize daha geniş bir şey göstermişti.
İnsan vardı.
Olay vardı.
Emek vardı.
Karar vardı.
Sebep vardı.
Değişim vardı.
Sonuç vardı.
Ve bunların arasında…
anlatılmayı bekleyen bir yol vardı.
Ertesi sabah muhatap.tr’nin yeni ana sayfa taslağını açtım.
Logo yukarıda sade biçimde duruyordu:
muhatap.tr

Aşağı doğru indim.
Sinema…
Fuar…
Festival…
Viral…
İl Seçin…
Sonra anlatılardan hemen önce geniş bir alan.
Ortada tek bir cümle:
Her başlangıçtan sonuca, anlatılmayı bekleyen bir hikâye vardır.
Uzun süre ekrana baktım.
İlk gün gördüğüm cümleyi hatırladım:
Her insan anlatılmayı bekleyen bir hikâyedir.
Yanlış değildi.
Bizi yola çıkaran oydu.
Konfeksiyon atölyesinin kapısından onunla girmiştik.
İnsanlara onunla yaklaşmıştık.
Fotoğraflara onunla bakmıştık.
Ama yol boyunca başka bir şey öğrenmiştik:
Bir insanın hikâyesi yalnızca kendisinde başlamıyor, yalnızca kendisinde bitmiyordu.
Başka insanlara…
işlere…
kararlara…
şehirlere…
kurumlara…
başlangıçlara ve sonuçlara değiyordu.
Bir cümleyi terk etmemiştik.
Onun açtığı kapıdan geçmiştik.
Ve karşı tarafta daha geniş bir dünya bulmuştuk.
Not defterimi açtım.
İlk sayfalardan birinde Mahir Abi’nin toplantıda söylediği soru duruyordu:
Bunu nereden biliyoruz?
Altına kendi cevabımı yazdım:
Bilmiyorduk. Gidip baktık.
Bir satır daha ekledim:
Sonra gördüğümüz şey, ilk söylediğimiz cümleden daha büyük çıktı.
Defteri kapattım.
muhatap masası’nda öğrendiğim ilk şeylerden biri buydu:
Bir düşüncenin değişmesi, onun yanlış olduğu anlamına gelmiyordu.
Bazen düşünce hayatın içine çıktığında büyüyordu.
Tıpkı insanlar gibi.
Tıpkı hikâyeler gibi.
Tıpkı başlangıçlarla sonuçların arasındaki o uzun yol gibi.
Ve artık muhatap.tr’nin kapısında bir slogan değil;
bir çalışma sözü duruyordu:
Her başlangıçtan sonuca, anlatılmayı bekleyen bir hikâye vardır.
BİTTİ
Bu anlatıda kullanılan bazı görseller yapay zekâ desteğiyle üretilmiştir.
Yanlış olduğunu düşündüğünüz bir bilgi ya da eklenmesi gerektiğine inandığınız bir ayrıntı varsa bizimle paylaşabilirsiniz: muhatapmerkez@gmail.com
muhatap, anlatılarını doğrulanabilir bilgi ve ortak katkıyla geliştirmeyi önemser.
Her hikâye bir tanışmayla başlar
Bir cümle hayatın içinde doğrulanır
Bir insan ne zaman hikâyeye dönüşür?